Herkes mektup okumak istiyor, yazmak değil. Çiçekleri koklayıp koparmak istiyor insanlar, ekmeye yanaşmıyor kimse. Ve kışın yüzüne bakmadıkları sularda yazın serinlemek istiyorlar, emek o kadar yabancı bir kavram ki bu yüzyıla. Sevilmek herkesin derdi,
sevmekten söz eden yok.
Mutfakta Kurban Bayramı'nın o telaşlı havası vardı. Baba, tezgâhın üzerinde etleri pay ediyordu. Bir yandan da "Şu güzel antrikotları, yumuşak yerleri eve ayıralım, akşama misafir gelecek. Şu kemikli, yağlı kısımları da poşetleyip dağıtırız" diyerek işine devam ediyordu.
Sabahtan beri mutfaktaki minik taburesinde babasını izleyen 6 yaşındaki Ali, kafasını uzattı. Bir babasının eve ayırdığı etlere baktı, bir de poşete koyulan kemiklere.
Şaşkınlıkla sordu:
"Baba, o poşeti götüreceğin çocukların evinde et var mı neden onlara sadece kemik veriyoruz?"
Ali sadece gördüğü şeyi sormuştu. Kendi dünyasında
"paylaşmak" demek, elindekinin aynısını vermekti çünkü.
Onun bu filtresiz, saf sorusu, büyüklerin dünyasındaki o ince "bencilliği" bir anda yüzümüze vuruyor aslında. Bizler gerçekten paylaşıyor muyuz, yoksa sadece kendi fazlalıklarımızı mı dağıtıyoruz?