Devam etti: "Aptallıklarımı kendim bulmam gerekti. Benim aptallıklarım şunlardı: iyilerin yok edildiğini, kötülerin hayatta kalıp refaha erdiğini düşünürdüm."
"Bir zamanlar öfkeli ve bıkkın bir Tanrı'nın, çamurdan yaptığı küçük elişini yok etmek ya da arıtmak üzere bir potadan erimiş ateş döktüğünü düşünürdüm."
"Kendimin hem ateşin yaralarını hem de ateşi gerekli kılan kusurları kalıtımla edindiğimi düşünürdüm… hepsini edindiğimi düşünürdüm. Kalıtımla edindiğimi. Siz de öyle mi hissediyorsunuz?"
"Galiba" dedi Cal.
"Ben bilmiyorum" dedi Abra.
Lee başını iki yana salladı. "Yeterli değil. Düşünce olarak yeterli değil. Belki..." Sonra sustu.
Cal midesinde içkinin sıcaklığını duydu. "Belki ne, Lee?"
"Belki siz de her kuşaktan her insanın tekrar tekrar ateşte piştiğini görürsünüz. Bir zanaatkar, yaşlandığında bile, mükemmel bir fincan, ince, sağlam, yarı saydam bir fincan yapma hırsını kaybeder mi?" Lee fincanını ışığa tuttu. "Bütün kusurlar ateşte arınmış, her şey gözalıcı bir sırlanmaya hazır, bunun için de… daha yüksek ateş. Sonra ya diğerlerine eklenecek bir atık ya da belki dünyada kimsenin vazgeçemediği mükemmeliyet." Fincanındaki son yudumu da içip yüksek sesle, "Cal" dedi, "dinle beni. Bizi yaratan her kimse, sence çabalamaktan vazgeçer miydi?"
Babam hırsızdı derken Adam'ın ne demek istediğini de merak etti. Belki rüyanın bir parçasıydı. Sonra Lee'nin zihni sık sık yaptığı gibi çalışmayı sürdürdü. Farzedelim doğruydu... Adam, yer yüzünde bulunabilecek en dogmatik biçimde dürüst adam, bütün hayatını çalıntı parayla yaşamıştı. Lee kendi kendine güldü... şimdi
ikinci bir vasiyetnameyle saflığını biraz kendine yontan Aron, bütün hayatını bir randevuevinin karıyla yaşayacaktı. Şaka mıydı bu, yoksa böyle bir denge mi vardı; insan bir yönde fazla ilerlerse terazide otomatik bir kol hareket ediyor ve denge tekrar mı sağlanıyordu?
Sam Hamilton'ı düşündü. Ne çok kapıyı çalmıştı. Ne çok projesi, planı vardı, ama kimse para vermemişti ona. Öyle ya... onun varlığı çoktu, zengindi. Daha fazlası verilemezdi. Para pul, ruhen yoksul olanlara, ilgi ve mutlulukları bakımından yoksul olanlara nasip oluyor sanki. Lafı dolandırmadan söylersek: çok zenginler birtakım zavallı garibanlardır. Acaba doğru mu bu, diye düşündü. Bazen öyle davranıyorlardı gerçekten.
O zaman babam son derece Çinli olurdu. 'Gerçekte daha fazla güzellik vardır' derdi, 'korkunç bir güzellik bile olsa. Şehir kapılarındaki öykücüler hayatı çarpıtır, tembellere, aptallara ve güçsüzlere güzel görünecek şekle getirirler; oysa bu, dinleyenlerin zaaflarını pekiştirir sadece, hiçbir şey öğretmez, hiçbir şeyi iyileştirmez, kalbi de havalandırmaz.'