Atsiz'dan ve onun eserlerinden bahsederken bence anlatının herhangi bir yerinde 'cesaret' kelimesini kullanmak kaçınılmazdır.
Kendi dönemi, kendi duruşu bir yana, toplumun tüm zamanlarının ne düşüneceğini onemsemeksizin mutlak bir aşkın peşinde okuyucuya ulaşma veya kendini kabul ettirme çabası gutmeksizin koşuyor bu eserinde..
Hemde nasıl bir koşu! Kimi zaman geçmişi, kimi zaman anı sorgularken arı kovanına çomak sokmaktan korkmaksizin, toplumun değer yargılarına meydan okuyarak koşuyor. Kendisini, kendisi kabilinde tüm toplumu mutlak adaletin önünde, kıvırmadan, bunalmadan ve korkmadan yargılıyor. İnsan neyse odur, ne düşünmüşse odur kimden neyi saklayayim diyerek kendini yargilarken bile korkmadan ve olduğu kişi olarak yargilayabilmis. Atsız kendisine dürüst olabilmiş bir yazar ve bu eserinde biz bunu iliklerimize kadar hissediyoruz.
Aşkın yaşı, zamanı, boyutu, karakteri ve daha sayılabilecek onlarca sıfatının olmadığını aşkın aşk olduğunu, aşkın sifatlanmaya çalışildikça kendinden birşeyler yitirdiğini sert bir biçimde anlıyoruz bu eser ile. Onun bu duruşu belki de Türkiye de hiçbir zaman hak ettiği değere ulaşamamış olmasının sebebidir. Biz zaten onu kendi davasında bile yalnız kalmak kaygısını gutmeyeyip, kendi etrafında oluşan küçücük hizbi ile cesaretin büyük örneklerinden birisi olarak tanımıştik. Diğer eserlerinde ve yine bu eserinde Osmanlı'nın ve dönemin siyasetine karşı hiciv dolu bir dille yönelttiği oklarınin kuru sıkı beylik laflar olmadigini, yeteneğin verdiği güce dayanarak sırf kulağa tatlı geldiği için gerçek sayabileceğimiz aforizmalardan değil üstüne duusnulmus ve birer kaide niteligi taşıyabilecek yorumlar olduğunu, bu eserinde masaya kendisini ve aşkı yatiris biçimiyle öğrenmiş olduk.
Atsız, bu ülkenin gördüğü sanatkarlar arasında kendisine