Bizim neslimizin vazifesine, hem de asıl vazifesine işte şimdi başladığımıza inanıyordum. Bu vazife, tarihi varlığı artık sona ermiş bir imparatorluğun yerine, temelleri bağdaşık bir milletin tarih birliğine, dil ve dilek birliğine dayanan milli bir varlığın, yani Turan’ın kuruluşu olacaktı…
O zaman her yerde yeni ordular kurulacaktı. Aynı dili konuşan, aynı Tanrı’ya tapan, genç ve kardeş ordular…
Yeni devletler, yeni bir kültür hamlesi, hurafelerin, geriliklerin bütün köhne mavi artıklarının birer birer süpürülmesi…
İşte büyük Turan böyle doğacaktı…
“Esir kavmi” kurtaracak, yurtsuz kavmi yurt sahibi edecektik. Ondan sonra hayalimizdeki cennet kapıları ardına kadar açılacaktı: Azerbaycan, Kafkaslar ötesi, Kırgız - Kazak illeri ve nihayet Türkistan…
Artık şunu biliyordum ki, vatan, devlet sınırlarının varabildiği her yerdi. Sınırlarımız nereye varıyorsa, vatanımız orasıydı. Bu sınırlar ise ordumuzun gidebildiği yerlerdi. İmparatorluğun orduları nerede iseler, vatanın sınırları da oradaydı.