İçinde hep şu duygu vardı: Sanki gözlerinin önündeki gizemli ortamın içinden bir görüntü geçmiş de, kendisi tam o anda bunu yakalayamamış gibi bir duygu. Bu yüzden, sinemada bazen yaşadığımızdan farklı olmayan, sürekli bir uyarılma halindeydi; tüm filmin yarattığı yanılsamanın yanı sıra, gerçekte gördüğümüz görüntülerin arkasında, her biri ayrı ayrı bakıldığında diğerlerinden oldukça farklı olan sayısız başka görüntünün yanıp söndüğüne dair belirsiz farkındalığı hiçbir zaman tam olarak üzerimizden atamayız.
Basini türünden insanların hiçbir anlamı, değeri yoktur, onlar sadece içi boş bir kılıftan, bir biçimden ibarettir. Gerçek insan, kendi iç dünyasına nüfuz edebilen kişidir, “kozmik” insandır, o büyük, uçsuz bucaksız evren ile bağlantılarını keşfedebilecek kadar kendi iç dünyasına inebilen kişidir. Bu türden insanlar, gözleri kapalı olarak harikalar yaratırlar, evrenin bütün gücünü kullanmayı başarırlar. Çünkü bu güç onların hem içinde hem de dışında mevcuttur. Ama bağlı olduğu ikinci ipi izleyen her kişi, önce birinci ipi koparmak zorundadır.
Hiçbir yararı yok ama bunu kendimize itiraf etmemeliyiz. Zaten gün boyu okulda öğrendiklerimizin bize ne yararı var? Bütün bu yaptıklarımız bize ne katıyor? Yani demek istiyorum ki kendi özümüze nasıl bir katkıda bulunuyor? Anlıyorsun, değil mi? Akşam olunca gene bütün bir günü dolu dolu yaşadığımızı, yeni bilgiler edindiğimizi, ders programını uyguladığımızı biliyoruz ama içimiz boş kalıyor. Yani demek istiyorum ki iç dünyamız hâlâ açlık duyuyor…
Bütün maceralar aslında bir kendini arama, bulma hikayesi, diye geçirdi içinden. Oysa ben bu maceraya kendimi aramak veya bulmak için değil, kaybetmek için çıktım.