“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir.”
Sadece bu giriş cümlesi bile neden klasiklerin klasik olduğunu hatırlatmaya yetiyor. Yaklaşık bir haftada bitirdiğim Anna Karenina, her ne kadar bir aşk romanı gibi görünse de aslında evlilik, sadakat, toplum baskısı, aile ve insan doğası üzerine yazılmış çok katmanlı bir eser.
Kitabı genel olarak sevdim. Roman boyunca en çok ilgimi çeken şey karakterlerin ve ilişkilerin bu kadar gerçek hissettirmesiydi. Tolstoy, insanların zaaflarını, çelişkilerini ve hatalarını öyle doğal anlatıyor ki bazı satırlarda ister istemez kendinizden parçalar buluyorsunuz.
Anna karakterine gelirsek… Sanırım kitabın en sevmediğim yanı buydu. Birçok okur Anna’ya üzülse de ben onun çoğu zaman bencilce davrandığını düşündüm. Yaşadığı sıkıntıları ve içinde bulunduğu çıkmazı anlayabiliyorum ama aldığı kararların bedelini sadece kendisi değil, çevresindeki insanlar da ödedi. Bu yüzden onunla tam anlamıyla empati kuramadım.
Levin karakteri ise birçok okurun sevdiği bir karakter olsa da ben onun bölümlerine aynı ilgiyi duyamadım. Özellikle uzun uzun anlatılan düşünceleri ve fikirleri zaman zaman beni hikâyeden uzaklaştırdı. Yine de Tolstoy’un dünya görüşünü anlamak açısından önemli bir karakter olduğunu düşünüyorum.
Kitabın en sevdiğim yanı karakterlerin kusurlarıyla birlikte gerçek hissettirmesiydi. Kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil. Bu yüzden roman, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ güncelliğini koruyor.
Kitap zaman zaman ağır ilerlese de, özellikle dönemin Rusya’sını, toplumsal yapıyı ve insan ilişkilerini anlatışıyla okumaya değdiğini düşünüyorum. Uzun olmasına rağmen bitirdiğimde iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu.
Kitaptan en sevdiğim alıntılar:
“Beni tanıdığını sandı. Oysa