Orhan Pamuk’un kitaplarını okurken hep aynı hissi yaşıyorum: sanki bir karakterin zihnine girip onunla beraber dolaşıyorum sokaklarda, birlikte düşünüyor, birlikte susuyorum. Yazdığı dil sadece anlatmak için değil, hissettirmek için var gibi. Karakterleri öyle bildik, öyle gerçek ki bazen bir yerlerden tanıdığımı sanıyorum; belki eski bir komşuya, belki bir aile büyüğüne benziyorlar — ya da sadece bana benzeyen bir yanları var.
Pamuk’un erkek karakterlerini üç aşamada düşünürüm hep. Önce bir “hamlık” dönemiyle tanışırız onlarla. Genellikle ne istediklerini bilmeyen, biraz kafası karışık, yaşadığı hayata tam da ait olmayan genç erkeklerdir bunlar. Ardından “farkındalık” gelir: hayatın onlara sunduklarını ya kabullenmeye başlarlar ya da bazı düşlerden vazgeçerler. Hayatı anlamaya başlarlar ama hâlâ içinde bir eksiklik taşırlar. Ve son olarak olgunluk... En büyük kırılma anı gelir. Kimi zaman bir kayıptır, kimi zaman bir terk ediliş. Ama sonunda karakter dönüşür, kabullenir, büyür.
Kadın karakterler ise çoğunlukla güçlüdür. Bazen çok zeki, çok gizemli ve bağımsızdırlar; bazen de bir erkek üzerinden değil, kendi iç yolculuklarıyla var olurlar. Pamuk kadınları cinsel bir obje gibi sunmaz ama onların gizemini hep korur. Bazı kadın karakterleri hâlâ aklımda silinmeden duruyor — çünkü bir insanı değil, bir hissi, bir özlemi temsil ediyorlar çoğu zaman.
Pamuk’un aşkı anlatışı da bana hep başka türlü gelir. Aşk onun kitaplarında genellikle ulaşılmaz bir şeydir. Peşinden gidilen, dokunulsa da tam sahip olunamayan bir varlık gibi. O kadın genellikle bir hatıra, bir iz, bir hayal gibi yer alır romanın merkezinde. Ve çoğunlukla erkek karakter bu aşkı kendi iç dünyasını anlamak için bir araç gibi yaşar. Belki de aşkı değil, aşkın onda bıraktığı boşluğu sever.
Romanlarında