“Güzelliği beş para etmez Firuze.” Tekrar etti. “Güzelliği beş para etmeyen Firuze.”
“Varsın beş para etmesin,” dedim. Bu söylediği ant içerdim ki zoruma gitmedi. “Beş para etmiyorsa güzel denmez zaten.”
Tevhid davetçisi, davet esnasında her zaman iki durumdan biriyle karşı karşıyadır:
Ya onun davetine itiraz ediliyordur ya da hüsnükabulle dinleniyordur. Hüsnükabulle dinlenen bir davetçi, sahih olan akli ve nakli her delili kullanabilir.
Şayet davetine itiraz ediliyorsa ve davasının hak olusuna dair şahit isteniyorsa; onun yapacağı tek şey Allah'ı (cc) şahit göstermektir.
Şahit isteyene; âlim fetvaları, kitap nakilleri, halanın veya filanın şahitliği gösterilmez, gösterilmemelidir.
Ne yazık ki bugün tam tersi bir tablo söz konusudur. Şahit isteyene Allah (cc) değil; âlimler, mezhepler, kitaplar şahit olarak gösterilmektedir. Bu uygulamanin tevhid davetine bir faydası yoktur. Faydası olmadığı gibi, birçok da zararı vardır.
Evvela bu, Kur'ân'ın hikmetli üslubunu ve Resûl'ün basiretli metodunu terk etmektir. Hiç şüphesiz Kitap ve Resûl bir kenara konarak yapılan davet, Allah'ın yardımından mahrum olur. Davetin sahipleri her ân bir fitneyle ve can yakıcı bir azap tehlikesiyle karşı karşıya kalır:
“...O'nun emrine muhalefet edenler başlarına bir fitnenin ya da can yakıcı azabın gelmesinden sakınsınlar."(Nûr, 63)
İkincisi; böyle bir tutum davetçinin kalbine zarar verir. Davetçi böyle bir durumda, Allah'ın (cc) şahitliğinin verdiği yakın duygusunu hissedemez.
Üçüncüsü; bu davranış, davetin seyrine de zarar verir. Bir zaman sonra, tevhidlerinin sıhhatine şahitlik gösterilen kişilerin Kur'ân ve sünnete aykırı görüş ve sözleri ortaya çıkacaktır. Davetçi ya bu söz ve görüşleri tevil etmekle uğraşacak, ya bunu şüphe kabul edip cevap yetiştirecek, ya da şahidini müdafaa etmeye kalkışacaktır. Her üç durumda da o artık tevhidin değil, şahitlerinin davetçisi olacaktır. Ki vaka bunun üzücü örnekleriyle doludur.