"Başkasından kabul görüp görmemenin önemli olmadığını hatırla ve sahiden kim olduğunu aramaktan vazgeçme! Kendini bulmak için aradığın güç yine kendi içinde."
Bir Tanrıya sahip olmak, ona hizmet etmek demekti. Be-yaz Diş'in görevi bu idi. Korktuğu için hizmet ediyordu, sevdiği için değil. Sevginin ne olduğunu bilmiyordu o. Kiche uzak bir anı olarak kalmıştı. Kendisini insana adadığı için sadece ormanı ve soyunun özelliklerini terk etmekle kalmıyor, aynı zamanda da eğer bir daha Kiche'ye rastlarsa, Tanrısını bırakıp onunla gidemeyecek kadar, anlaşmanın gereklerine alışmış oluyordu. İnsana olan bağlılığı özgürlük aşkından, türüne ve soyuna karşı olan sevgiden de daha büyük, hatta var oluşun bir kanunu gibi geliyordu artık.
Beyaz Diş daha sonra minnettar ve memnun bir bakışla Gri Kunduz'un ayaklarının dibine uzandı. Gözlerini kırpıştırarak ve uyuklayarak, yarın kendisini kimsesiz olarak soğuk orman derinliklerinde başıboş giderek değil, fakat varlığını emanet ettiği, dayandığı insanların kampında, Tanrılarla beraber bulacağını bildiği için, güven içinde, kendisini ısıtan ateşe bakıyordu.
Çok uzun zamandır ilk kez anneyi düşündüm. Hayatının sonuna doğru neden bir "nişanlı" edindiğini, neden hayata yeniden başlıyormuş gibi bir oyun oynadığını anladım gibi geldi. Orada, hayatların söndüğü o bakımevinde, orada da akşamlar hüzünlü bir fasıla gibiydi. Ölüme o kadar yakınken anne kendini her şeyden bağımsız, her şeyi yeni baştan yaşamaya hazır hissetmiş olmalıydı.