Akın Ölmez profil resmi
Akın Ölmez kapak resmi
Bazen koca Dünya'ya meydan okur, ama kendine yenilirsin... Herkese yetişir de kendine kaybolursun...
243 okur puanı
11 Haz 2017 tarihinde katıldı.
Bazen koca Dünya'ya meydan okur, ama kendine yenilirsin... Herkese yetişir de kendine kaybolursun...
243 okur puanı
11 Haz 2017 tarihinde katıldı.
  • Akın Ölmez paylaştı.
    440 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    "Öldükten sonra, doğmadan önce neysen ve nasılsan öyle olacaksın."
    Arthur Schopenhauer

    Ölüm budur işte önceden neysek sonradan o olacak, geçmiş ne ise gelecek o... Önemli olan şu an bugün. Bugünü nasıl yaşıyoruz? Her birimiz ayrı yaşamlara sahibiz kimisi istediği hayatı yaşadığını düşünüyor... durun bir dakika! Böyle düşünen var mı cidden? Hayatından memnun olan. Doyumsuz bizler yetemiyoruz. Elde ettikçe dahasını, zevk aldıkça daha fazla zevk! Haz doyumuna hiçbir zaman ulaşamayacağız. İnsan budur işte!
    Burada devreye Schopenhauer giriyor. Doyum sağlanamayacak, insan denen varlık asla tatmin olmayacak...Bunu bilmek aslında iyidir beklentisiz isteksiz bir yaşam. Schopenhauer için oldukça muazzam. Sonra da ölmek. Sıradan normal olan sona eriş...


    "Bir yıl normal bir yaşam sonra bum!
    Sonrasında öleceksin" Böyle bir şeyi duyduğumuz zaman genelde yapılabilen iki yol vardır ya yaşama sımsıkı sarılıp hiç yapmadığımız şeyleri yapmak ya da tamamen hayatı bırakmak... Oysa insanın hiç aklına gelmez hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam etmek düşüncesi. Yapılması gereken tam olarak bu. Sandalyelerin baş köşesinde oturan karakterimiz tam olarak bunu yapmış. Öleceğini ilk duyduğu anda şoku yaşamış, geçmişi ile başarısızlıkları ile yüzleşip hayatına olması gerektiği gibi devam etmiş. Bu kişi psikiyatr ve çeşitli danışanları var, grup terapisi yapmakta. Bu bilgi yeterli şimdilik.

    İnsanlar hep güzele odaklanırlar. Güzel kadın, güzel ev güzel manzara... Arkasında kalan şeylere, güzel olmasının etkilerine kimse aldırmaz, merak etmez. Çünkü sonuç odaklıdır insan. Ardını arkasını düşünmez. Dışarıdan baktığımızda hiç sıkıntısı olmayan, normal bir yaşamı olduğu düşüncesinde olduğumuz bir kişinin, iç dünyasındaki hayatını kim bilebilir? Bunu bilsek de umursar mıyız? Sahi ya sevdiğimiz insanların bile iç dünyası kaçımızın umrunda?


    Ölüm konusuna tekrar dönersek; Ya yakınının kaybı? İnsan sevdiği kişilerin değerini maalesef o yokken anlayabiliyor. Onun/ onların varlığı devam ederken sıradan olması gereken buymuş gibi ona yakınken uzak oluyor. Ancak öldükleri zaman bir daha var olmayacakları gerçeği ile yüzleşince üzerine daha çok düşünüyor ve bunun verdiği ıstırabı keşke kelimesi ile harmanlayıp, vicdan hesaplaşmaları ile katlanılmaz bir ruh durumuna sokuyor kendisini. Zor olmamalı değil mi sevgi sunmak, varlığını hissettirmek. Üstelik de her an her yerde ölümle karşı karşıyayken.

    Biraz genel hatları ile kitaptan bahsetmeliyim: Sandalyeler başkarakter dahil sekiz kişiden oluşuyor. Bu sekiz kişi her hafta grup terapisi yapıyor. Grup terapisi demek etkileşim demek iletişim demek toplum demek... Herkes zulasını boşaltmalı, eteğindeki taşları dökmeli, birbirleri ile birebir yüzleşmeli. Schopenhauer felsefesi toplumdan soyutlanma gerektirirken, grup terapisi insanlar ile iletişim halinde tedaviyi hedefler. İşte bu iki zıt olduğu düşünülen yöntemler aslında birbiri ile paralel nasıl yürütülebilir bunu anlıyoruz. Öyle de güzel bir yol ki... İnsanların kendinden kaçışını izliyoruz. Her zaman aslında kendi ile ancak kendi ile yüzleşmekten korkan bu insanların, ana psikolojik sapkınlıklarını nasıl başkalarına yükleyip işin içinden sıyrılma çabalarını...
    Sonunda bir bomba patlar her şey açığa çıkar. Her şeyden kaçışta nasıl cinsel yönelim gösterdikleri. Bu aslında doğal olandır: "Yaşama ve üreme arzusu... Bastırılamaz, mantıkla yok edilemez her şeye sızar."(Sayfa347'den) Bu arzu ve istek dolu taleplerimizden ne kadar doyuma ulaşmaya çalışsak da tatmin duygusunun olamayacağını biliyoruz. Peki bundan kurtulmak mümkün müdür? Bundan kurtuluş isteği yok ederek mümkün oluyor. Bu döngüden atlayıp bir parçası olmayarak. Tüm bu görüşler Schopenhauer'a ait, ondan bir parça. Kitapta bölümler halinde O'nun yaşamı da yer alıyor. Bu yüzden onu tanımak ve anlamak açısından oldukça yararlı bir kitap. Özellikle de bu denli karamsar oluşunun en büyük sebebinin sevgisiz yaşamı olduğunu içesine görerek. Hiçbir zaman sevildiğini hissetmemiş. Her zaman her yerde vurgulamaya çalıştığım bir şey bu sevgi... Hayatta yaşama tutunmak sebebidir sevgi ve sevgisizliğin yaşamdan kopma nedeni olması.
    "Hayatım boyunca kendimi korkunç derecede yalnız hissettim ve yüreğimin derinliklerinde daima,'bana bir insan ver,' diye iç çektim ama heyhat, boşunaydı. Yalnız kalmaya devam ettim. Fakat dürüstçe ve samimiyetle söyleyebilirim ki bu benim hatam değildi. Çünkü insan olan kimseden uzak durmadım veya onları geri çevirmedim."(Schopenhauer)
    Syf.356

    Hep görüyoruz ki Schopenhauer beklentisizliğe, yalnız olmanın gerekliliğine, yalnız doğduk yalnız öleceğiz düşüncesine vurgu yapıyor. Ancak burada kendi ifadelerinde de görülüyor ki, bu onun kendini rahatlatma yöntemi ve bu yöntemi çıkılmaza sürüklenen diğer insanlara da tavsiye ediyor. Bu ki tutunma çabası.

    "Hayatının son dönemindeki hiçbir insan, samimiyse ve bütün melekeleri yerindeyse, her şeyi yeniden yaşamak istemez. Bunu yapmaktansa tamamen yok olmayı tercih eder."( Schopenhauer/Syf.391)
    Bu düşünce ile ilerleyince insanın bir kez yaşadığı hayatı bir daha yaşamak istememesi, bu oldukça kulağa mantıklı geliyor. Ancak kitabın sonlarına doğru yazılan bu söze ve savunulan görüşe karşı Yalom, Nietzsche'den örnek vererek;
    "Zerdüşt diyor ki,' Bu hayat mıydı? Eh, o zaman bir kere daha!'"
    İki düşünceyi çarpıştırıyor. 'Yaşamak öyle önemli değilse, illaki ölünecek ise tekrar yaşamanın ne sakıncası var Schopenhauer?' deniliyor sanki... Kitapla ilgili üzerine yazılıp konuşabilecek, tartışılabilecek bir çok şey var aslında. Ancak derinliklerde düşünmek daha kolay bir yol sanırım benim için.

    Kitap biter geride şu düşünce kalır: "Schopenhauer gibi ilerle, ama asla pes etme!"
  • Nietzsche’nin her yazdığı stratejiktir-düz lojistikteki anlamıyla: Bir meydan savaşının nasıl kazanılabileceğine, bir düşmanın nasıl yenilebileceğine yöneliktir- bir sorunun nasıl çözülebileceğine…

    Çünkü Nietzsche’nin her yazdığı perspektiflidir: “Belirli bir açıdan bakınca nasıl görünüyor?” diye düşünür, bir konuyu ele aldığında.

    Oruç Aruoba
  • Kişiyi çalıştıran, çırpındıran her şey umuttan yararlanır, öyleyse aldatıcı olmayan biricik düşünce kısır bir düşüncedir. Uyumsuz dünyada, bir kavramın ya da bir yaşamın değeri kısırlığıyla ölçülür.
  • Uyumsuz insan nedir gerçekten? Ölümsüzü yadsımamakla birlikte, onun için hiçbir şey yapmayan. Böyle bir özlem duymadığı için değil, cesaretini ve aklını buna yeğ gördüğü için.

    Birincisi kendi dışındakilere başvurmadan yaşamasını elindekiyle yetinmesini öğretir, ikincisi de kendi sınırlarını gösterir ona.
  • Çocuklarımızı artık fabrika dokuma tezgahlarına zincirlemiyoruz belki ama tıpkı rekabet yüzünden işverenlerin en son teknolojiye yatırım yapmaya zorlanması gibi çoğumuz artık teknolojinin kölesine dönüştük ve onun taleplerine ayak uydurma çabası bizi giderek tüketiyor.
  • Eğer ekonomi toplumun motoru ve borç da onun yakıtıysa, emek o motora hayat veren kıvılcım, para ise hareketi sağlayan motor yağıdır.
  • Hükümdarlar, tarımsal fazlalığı diledikleri gibi dağıtırken çoğunluk tarafından rahatsız edilmeden iktidarda kalmayı nasıl başarıyorlardı?
    Yanıt basit, insanların çoğunun yalnızca hükümdarlarının yönetme hakkına sahip olduğuna içtenlikle inanmasını sağlayacak bir ideoloji geliştirmişlerdi.
  • Anlaşılabilme umudunu tüketen insanlar, dünyayla ilişkilerini beğenilme üzerine kurma eğiliminde oluyorlar, kurtulması güç bir tuzağa düştüklerini fark edemeden.. Çünkü beğenilmeyi merkez alan bir dünya, insanın kendi içinde giderek daha sıkı kilitlenmesine ve çıkışı bulunmayan bir yalnızlığa gömülmesine neden olabilir.. Dolayısıyla kendini var hissedebilmenin tek yolu da beğenilmenin sürekliliğini sağlamaya yönelik bir hayat tarzı..

    Beğenilme öylesine güç bir iptila ki ihtiyaç karşılanmadığında yaşanabilecek bozgundan kaçınmak için sergilenmekte olan performansın aralıksız sürdürülmesi zorunlu hale gelir. Bunun sonucu olarak, hayatını beğenilme üzerine kuran insanların derininde, çoğu zaman dışarıdan fark edilmeyecek kadar iyi maskelenmiş bir depresyon yaşanır.
    Engin Geçtan
    Metis Yayınları
  • Neden hiçbir şeyi kararınca kullanamıyor, karşımıza çıkan her yeni şeye saplanıp sonuna kadar tüketmek istiyoruz ki? Hayvanlar bizden daha asil; onlar gerektiği kadarını tüketiyorlar. Üstelik onlar dünyadan kaçmaya çalışmıyorlar, çünkü onlar dünyanın kendisi, biz ise onları dünyadan kovmaktayız.
    Engin Geçtan
    Metis Yayınları
Bazen koca Dünya'ya meydan okur, ama kendine yenilirsin... Herkese yetişir de kendine kaybolursun...
243 okur puanı
11 Haz 2017 tarihinde katıldı.
Okur takip önerileri
Daha fazla