Adını ilk defa duyduğum Dino Buzzati ve Tatar Çölü’nü kitap klübümüz seçti. Sanırın bilerek ve isteyerek okuduğum ilk İtalyan yazar kitabı oldu. Kitabı genel olarak sevdim, yazarın kurduğu o tekinsiz ama bir yandan da aşırı durağan atmosfer gerçekten başarılıydı. Drogo’nun o uçsuz bucaksız çölün kıyısındaki kaleye atanmasıyla başlayan hikaye, insanın içini tuhaf bir melankoliyle dolduruyor. Hiç gelmeyen bir düşmanı bekleyen askerlerin hayatlarını nasıl tükettiklerini, rutinin içinde nasıl kaybolduklarını okurken, "acaba biz de hayatlarımızda hayali orduların gelişini mi bekliyoruz?" diye sordum. Zamanın akıp gidişini ve insanın bir şeyleri başarma arzusunun nasıl yavaş yavaş bir alışkanlığa, eylemsizliğe hatta onu bedenini ve ruhunu yiyip bitiren bir hastalığa dönüştüğünü anlatış biçimi kesinlikle çok felsefi ve derin.
Diğer taraftan kitap beni o kadar derinden sarsmadı veya hayatımı değiştirmedi. Evet, verilmek istenen mesajı, o varoluşçu sancıyı ve durağanlığın yarattığı o gerilimi çok iyi anladım. Fakat bir noktadan sonra biraz fazla tekdüze bir hal almaya başladı. Drogo'nun kaledeki o bitmek bilmeyen günleri, içsel monologları bir süre sonra kendini tekrarlıyormuş hissi verdi ve sayfaları çevirirken biraz sabretmem gerekti. Beklentimi çok yüksek tuttuğum içindir belki de, sonuçta en çok okunan İtalyan yazarlardan birinin kitabını oluyordum. Neyse ki bu tekdüze anlatım Drogo'nun ölümün karşısında dimdik ayakta çıktığı finalle sonlandı.
Kısacası, edebiyat tarihine neden geçtiğini görebildiğim, iyi yazılmış ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir kitap oldu ama mutlaka okuyun diye arkadaşlarıma önereceğim bir kitap olmadı.
Adını ilk defa duyduğum Dino Buzzati ve Tatar Çölü’nü kitap klübümüz seçti. Sanırın bilerek ve isteyerek okuduğum ilk İtalyan yazar kitabı oldu. Kitabı genel olarak sevdim, yazarın kurduğu o tekinsiz ama bir yandan da aşırı durağan atmosfer gerçekten başarılıydı. Drogo’nun o uçsuz bucaksız çölün kıyısındaki kaleye atanmasıyla başlayan hikaye, insanın içini tuhaf bir melankoliyle dolduruyor. Hiç gelmeyen bir düşmanı bekleyen askerlerin hayatlarını nasıl tükettiklerini, rutinin içinde nasıl kaybolduklarını okurken, "acaba biz de hayatlarımızda hayali orduların gelişini mi bekliyoruz?" diye sordum. Zamanın akıp gidişini ve insanın bir şeyleri başarma arzusunun nasıl yavaş yavaş bir alışkanlığa, eylemsizliğe hatta onu bedenini ve ruhunu yiyip bitiren bir hastalığa dönüştüğünü anlatış biçimi kesinlikle çok felsefi ve derin.
Diğer taraftan kitap beni o kadar derinden sarsmadı veya hayatımı değiştirmedi. Evet, verilmek istenen mesajı, o varoluşçu sancıyı ve durağanlığın yarattığı o gerilimi çok iyi anladım. Fakat bir noktadan sonra biraz fazla tekdüze bir hal almaya başladı. Drogo'nun kaledeki o bitmek bilmeyen günleri, içsel monologları bir süre sonra kendini tekrarlıyormuş hissi verdi ve sayfaları çevirirken biraz sabretmem gerekti. Beklentimi çok yüksek tuttuğum içindir belki de, sonuçta en çok okunan İtalyan yazarlardan birinin kitabını oluyordum. Neyse ki bu tekdüze anlatım Drogo'nun ölümün karşısında dimdik ayakta çıktığı finalle sonlandı.
Kısacası, edebiyat tarihine neden geçtiğini görebildiğim, iyi yazılmış ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir kitap oldu ama mutlaka okuyun diye arkadaşlarıma önereceğim bir kitap olmadı.
Adını ilk defa duyduğum Dino Buzzati ve Tatar Çölü’nü kitap klübümüz seçti. Sanırın bilerek ve isteyerek okuduğum ilk İtalyan yazar kitabı oldu. Kitabı genel olarak sevdim, yazarın kurduğu o tekinsiz ama bir yandan da aşırı durağan atmosfer gerçekten başarılıydı. Drogo’nun o uçsuz bucaksız çölün kıyısındaki kaleye atanmasıyla başlayan hikaye, insanın içini tuhaf bir melankoliyle dolduruyor. Hiç gelmeyen bir düşmanı bekleyen askerlerin hayatlarını nasıl tükettiklerini, rutinin içinde nasıl kaybolduklarını okurken, "acaba biz de hayatlarımızda hayali orduların gelişini mi bekliyoruz?" diye sordum. Zamanın akıp gidişini ve insanın bir şeyleri başarma arzusunun nasıl yavaş yavaş bir alışkanlığa, eylemsizliğe hatta onu bedenini ve ruhunu yiyip bitiren bir hastalığa dönüştüğünü anlatış biçimi kesinlikle çok felsefi ve derin.
Diğer taraftan kitap beni o kadar derinden sarsmadı veya hayatımı değiştirmedi. Evet, verilmek istenen mesajı, o varoluşçu sancıyı ve durağanlığın yarattığı o gerilimi çok iyi anladım. Fakat bir noktadan sonra biraz fazla tekdüze bir hal almaya başladı. Drogo'nun kaledeki o bitmek bilmeyen günleri, içsel monologları bir süre sonra kendini tekrarlıyormuş hissi verdi ve sayfaları çevirirken biraz sabretmem gerekti. Beklentimi çok yüksek tuttuğum içindir belki de, sonuçta en çok okunan İtalyan yazarlardan birinin kitabını oluyordum. Neyse ki bu tekdüze anlatım Drogo'nun ölümün karşısında dimdik ayakta çıktığı finalle sonlandı.
Kısacası, edebiyat tarihine neden geçtiğini görebildiğim, iyi yazılmış ve kesinlikle şans verilmesi gereken bir kitap oldu ama mutlaka okuyun diye arkadaşlarıma önereceğim bir kitap olmadı.
Genç adam bir plakçının önünden geçerken Rolling Stone hoparlörlerden haykırıyordu.
“ Kırmızı bir kapı görüyorum ve onu siyaha boyamak istiyorum,
Artık renk yok, onların siyaha dönüşmelerini istiyorum,
Yazlık elbiselerini giymiş kızların geçtiklerini görüyorum,
Karanlığım geçinceye kadar başımı döndürmek zorundayım. “