Bana göre sabah erkenden kahvaltısını edip şehre gidip treni yakalayan,ticaret aleminin tozlu,kasvetli atmosferinde kalan,akşam evine dönüp yemeğini yedikten sonra uykuya dalan iş adamının hayatı bir kadırga kölesininkinden beterdir.Zincirleri demir değil altındır o kadar
"Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de, her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen şekiller halinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapmadığınız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?
Piyanoda yanlış nota olmadığına dair müzisyenlerin söyleyip durduğu eski klişe bir laf vardı. Ama Nora'nın hayatı anlamsız bir kakafoniden ibaretti. Muhteşem yönlere doğru gidebilecek bir parça, artık hiçbir yere gitmiyordu
"En ağır şey nedir, ey yiğitler?" diye sorar dayanıklı ruh, ona yükleneyim de gücümün tadını çıkarayım
Şu değil mi: Gururunu incitmek için kendini alçaltmak? Bilgeliğinle alay etmek için deliliğini parlatmak?