Daha yaşlı olanlar ise, uzaklara bakarak, daha önce yaşadıkları buna benzer günleri düşünüyor, başlarına gelenin
son felaket olmadığını gösterircesine anlamlı gözlerle etrafı süzüyorlar. Kimbilir, belki de bunların hiçbirini düşünmüyorlar, belki de sadece uzun hayatlarına bakıyorlar, uzun hayatları
boyunca yaşadıkları bütün anlamsızlıklara, boşluklara...
Hiçbir şeyi almadılar yanlarına. Bir sabah hakiler giyinmiş askerler dayandılar kapılarına. Çıktılar. Binlerce yıldan beri ocakları hiç sönmemiş sıcak evlerinden yanlarına sadece kendilerini alarak çıktılar yola.
Dağlar ülkesi'nin insanı... Yalnız, ezik, bilgisiz; kavrulmuş yüzleri, burma bıyıkları, uzun boyları, ince gerdanları; dağ tutkuları, yayla, nehir, göl, vadi yalnızlığa mahkum bir hayatın sevdalıları; direnişin, kavganın insanları, savaş içinde büyüyen, afetlere kurban giden, katledilen, kaderin ve kederin insanları...
Sabahtan beri susmayan silahların gazabı yeri göğü sarmış, silahlar cehennem sıcağını kusmuş etrafa. Şimdi ne kuş sesleri duyuluyor, ne çiçek kokuları. Her yere ölüm kokusu sarmış.
Yağmur, her türlü kirin temizlemesi… Yağmur, rahmet, bereket… Doğanın yumuşaması… Yağmur her damlasında aydınlık, gökkuşağı, hayatın tohumu… Bütün hayatların anası. Yağmur kurumuş nehirleri coşturacak, su isteyen göllerin sularını çoğaltacak, dağları yıkayacak, taşları dövecek, toprağın karnına bereket düşürecek. Yağmur, göç kervanının tek yoldaşı olacak, onları beklenmedik tuzaklardan, binbir badireden, sayısız engellerden koruyacak.