Yabancılar gidecek. Bu dünyadan uzak dağ ülkesinde ne yapacaklar ki? Gidecekler, bugun olamasa yarın, yarın olamasa üç gün sonra. Er yada geç, mutlaka gidecekler, büyük şehirlerine, apartmanlarındaki sıcak evlerine. Sevdiklerine kavuşacaklar. Yabancılarında sevdikleri var. Gidecekler, göçenler buna inanıyor.
Toprak onlarındı atalarından kalmıştı. Ataları burada gözlerini açmış, yine burada yaşama veda etmişlerdi. Yetmiş yedi göbek bu toprakların sahibi onlardı. Buna göklerindeki parlak ay, sıcak güneş, kıpır kıpır yıldızlar, usul usul yağan yağmur, bembeyaz kar, haşmetli dağlar, bereketli topraklar, coşkun akan ırmakla, göklerinden eksik olmayan kartallar şahitti. Bu gökyüzü, bu nehirler, bu buzul gölleri, bu derin vadiler hayatlarının şahidiydi. Tok sesler hala derin vadilerde yankılanıyordu. Kuzey rüzgarları hala destanlarının, stranlarının nağmelerini ülkeye ulaştırıyordu.
Hiçbir şeyden haberi olmayan çocuklar ise ağlıyor. Ülke, toprak, göç, zaman, devran nedir bilmeyen çocuklar, bu büyük göçte çocukluklarını elden bırakmıyorlar.
Kevok çakıl taşları, sivri diken, yabani otlarla dolu kurak toprağa uzanmış, aya, yıldızlara bakıyor. Hiçbir şey görmüyor şimdi; hiçbir şey hissetmiyor.