Sevgi, nicel olarak belirlenemez, ilkece "kazanılmış" olmayacak o değerlerden biri olarak kalır. Bu nedenle gerçekte sevme "iddiasına" da sahip olamayız. Aksine, her koşulda, en engin cömertliğin ve eşdeğer değerlerin onu zorunlu kılıyor ve bize bir sevme hakkı veriyormuş gibi göründüğü yerde bile, o yine bir armağan ve lütuf olarak kalır.
Yaşam, yaşamın safi sürecinin üstünde ve üzerinde bir fazlayı temsil eden ve onun hizmetinde olan mevcudiyetleri -bilişsel olduğu kadar dini, estetik olduğu kadar toplumsal, teknik olduğu kadar normatif olanları da- kendisinden geliştirir.
Birine ahlaktan ya da içsel uysallıktan, dinden, ya da toplumsal dayanışmadan ötürü bir iyilik yaptığımızda bu duruma, bir anlamda bunu sevgiden dolayı yaptığımız duruma göre daha büyük bir uzaklıktan yaklaşırız.
Kadın, bir bakıma, kanıtlamanın dolambaçlı yöntemine gereksinim duymaz ve onu kullanamaz. Dişil tipin varoluşa genel olarak dalmış oluşu, içgüdüsünün adeta nesnelerle dolayım gerektirmeyen varoluşsal bir birlikten dile gelmesine olanak tanır. Sanki dişil olanın bilgisi bütün kanıtlamaların dayandığı, onda adeta in nucé* bulundukları en temel öncülde -ve sadece onda- ikamet eder. Sonuçta bütün bir çıkarımsal bilgimizin karakteristiği olan yöntem biçimi onun için gereksiz ve ilgisizdir.