- Ben dıştan gören bir adam sıfatıyla hemen harbin patlamasına ihtimal vermiyorum... Fakat dünya o kadar yüklü, o kadar bu felaketi kabule hazır ki...
Durdu, nefes aldı:
- Garip bir şey bu... nasıl söyliyeyim? Harbin hemen patlayacağına ihtimal vermiyorum. Bu bana olmaz bir iş gibi geliyor. Çok ifritçe, çok korkunç, hemen hiç kimsenin yapmasına cesaret edemeyeceği, en çılgın ve atılganının bile, en kurulmuş makine gibi yürüyenin, o kadar az insan olanın, yahut kendisini böyle zannedenin -çünkü kendimize ait olan zanlarımız daha tehlikelidir,- bile son dakikada bunu yapmaktan çekineceğini, elindeki meşaleyi birdenbire, hazırlanmış ocaktan uzaklara atacağını sanıyorum. Fakat bu son ümittir... Son ümit nedir, bilir misiniz? Çok defa son ümit, temennilerimizin imkansızlığa akseden çehresidir!
Tekrar durdu, nefes aldı; Mümtaz henüz Vezneciler'de bulunduklarını büyük bir hüzünle gördü; bununla beraber onu alakayla dinliyordu:
- Bu ümidin ne kadar zayıf olduğunu size bir kelime ile söyleyeyim. Bütün ümitlerimiz senelerdir bu işi hazırlayanlarda, bu kadar ciddiyetle, riyazi bir formül üzerinde uğraşır gibi uğraşanlarda. Düşünün bir kere bir preparasyon, bir ameliyat masası, bir tiyatro aksiyonu hazırlar gibi yıllarca onu kendileri hazırladılar. Evvela hayatın her tabii haline, her gelişmeğe ve neticesine buhran adını vererek, sonra da bu buhranlara, kudretlerini, şümullerini üç dört misli çoğaltacak tedbirler bularak... Şimdi neye bel bağlıyoruz; etrafımızdaki havayı böyle çıldırtanların, onu nefes alınmaz hale sokanların birdenbire bu işten vazgeçmesine, birdenbire o imkansız kaynayıştan sükunete dönmelerine, etraflarına muayyen meselelerin gözlükleriyle değil, tabii gözleriyle bakmalarına, yani bir mucizeye...
Asıl korkuncu, herkesin, yani karşı karşıya gelenlerin ayrı