Çavdar Tarlasında Çocuklar benim için bir olay romanı değil, bir karakter takibi oldu. Bu kitapta New York’u değil, Holden’ın zihnini dolaşıyorsunuz. Onun öfkesiyle, kırılganlığıyla, yargılarıyla baş başa kalıyorsunuz. Okurken şunu fark ettim: Hepimizde biraz Holden var. Hayattan bunaldığımız, her şeyi sahte bulduğumuz, en küçük şeyin bile ağır geldiği anlar… O yabancılaşma hissi tanıdık. Bu yüzden başta onunla kolayca bağ kurdum.
Fakat roman ilerledikçe başka bir şey daha görünür oluyor. Holden’ın haklı olduğu yerler kadar rahatsız edici tarafları da var. Sürekli yargılayan, insanları küçümseyen, kendi ölçüsüne uymayan her şeyi “yanlış” ilan eden biri. Hassasiyeti güçlü ama tahammülü zayıf. Holden’ın zihni, insan zihninin en tanıdık numarasını yapıyor: Bedeni burada, zihni başka bir yerde. Sürekli bir zihinsel dolaşma hâlinde. İçinde bulunduğu ana tam yerleşemeyen, bulunduğu ortamla senkron tutturamayan bir bilinç. Konuşurken başka bir şeyi düşünüyor, birinin yüzüne bakarken zihninde başka bir sahne oynuyor. Bulunduğu yerlerde çabuk sıkılıyor çünkü bulunduğu yere ait hissetmiyor. İç dünyasıyla dış dünya arasında sürekli bir frekans kayması var. Bu yüzden gerçekliğe temas ettiği her noktada kopuyor. İnsanlar ona yapay geliyor, ortamlar anlamsız geliyor, ilişkiler yorucu geliyor. Aslında kopmak istediği şey çoğu zaman mekân değil; o mekânın temsil ettiği yetişkin düzeni.
Holden’ın kaçışı fiziksel değil, zihinsel. Hayalinde hep başka bir ihtimal, başka bir sahne var. Bu da onu sürekli bir eşikte tutuyor: Ne tam burada ne tam orada. Yabancılaşma dediğimiz şey tam olarak bu. Dünyayla aynı frekansta olamamak, ama kendi frekansının da huzur vermemesi.
Holden bu yüzden sadece bir ergen karakter değil; insan zihninin huzursuz tarafının görünür hâli. Bağ kurmak isteyen ama bağ kurduğu anda
Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.