İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pişmanlıkların ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu.

Geleceğe dayanarak yaşarız: “yarın”, “ileride”, “iyi bir işim olunca”, “yaşlandıkça anlarsın”. Bu tutarsızlıklara hayran kalmamak elde değil, çünkü ne de olsa ölmek var işin içinde.
Vahşetin Çağrısı, Buck adındaki bir köpeğin bir çiftlik evinden kaçırılıp satılmasından sonra yaşadıklarını konu alıyor. Satılmadan önce güney kesiminde sıcak bir yerde yaşayan ve evcil bir köpek olan Buck, satıldıktan sonra kuzeyde soğukla ve vahşi hayatla tanışıyor sonrası ise tam bir serüven.
Bütün kitap boyunca hayatı bir hayvanın gözlerinden görmek, onunla empati kurmak ve zamanla nasıl değiştiğine şahit olmak çok etkileyiciydi. Jack London zaten hayvanların dilinden anlayabilen, onların gözüyle hayata bakabilen nadir yazarlardan biri. Üstüne bir de bu zorlu yolculuğu kendi hayatında gerçekten yapmış olması, yaşadıklarından ilham alarak bu eseri yazması kitaba ayrı bir gerçekçilik kazandırmış. Kısa bir kitap olmasına rağmen bitirdikten sonra insanın üzerinde bir duygu bırakan, bazı yönleri ile de sorgulatan bir eser.
Okurken bazen yürek burkacak bazen gülümsetip içinizi ısıtacak bir macera kitabı arayışındaysanız mutlaka bakın derim. Kurgusu ve diliyle oldukça kolay okunabildiği için bir günde bitirebilirsiniz.