Jean-Paul Sartre’nin Sözcükler adlı eseri, klasik bir otobiyografi olmaktan çok, yazarın düşünsel ve yazınsal evreninin doğuşunu anlatan felsefi bir metin gibi okunuyor. Kitabı bitirdiğimde elimde yalnızca Sartre’nin çocukluk ve ilk gençlik yıllarının bir dökümü değil, aynı zamanda edebiyat ve varoluş arasındaki çatışmalı ilişkinin samimi bir itirafnamesi vardı.
Eser, iki ana bölümden oluşuyor: Okumak ve Yazmak. İlk bölümde Sartre’nin edebiyatla, özellikle de kitaplarla kurduğu büyüleyici ilişkiyi görüyoruz. Çocukken kitapların dünyasına sığınışı, büyükbabasının kütüphanesinde keşfettiği büyülü kelimeler, ona bir kimlik kazandırıyor. Ancak burada bir çelişki de var: Sartre, kitapları bir kaçış aracı olarak kullanırken, zamanla onların onu sınırlayan bir hapishaneye dönüştüğünü fark ediyor. Okumak, ona bir dünya sunuyor ama aynı zamanda onu gerçek dünyadan koparıyor.
İkinci bölümde ise Sartre’nin yazma süreciyle yüzleşmesini okuyoruz. Çocukken hayran olduğu yazarların dünyasında yer edinmek istiyor, ancak zamanla yazmanın da bir tür kaçış ve yanılsama olduğunun farkına varıyor. Burada Sartre’nin varoluşçu felsefesinin izlerini güçlü bir şekilde hissediyoruz: Kendi varlığını anlamlandırmak için kelimelere sarılan çocuk Sartre, büyüdüğünde kelimelerin de bir aldatmaca olabileceğini fark ediyor. Bir noktada, edebiyatın aslında kendini kandırmaktan ibaret olabileceği düşüncesiyle hesaplaşıyor.
Bu eserin beni en çok etkileyen yanı, Sartre’nin kendisiyle olan acımasız dürüstlüğüydü. Büyük yazarların, özellikle otobiyografi yazarken kendilerini yüceltmeye meyilli olduğunu düşünebiliriz, ancak Sartre tam tersini yapıyor. Çocukken kendini bir deha gibi gören küçük Sartre’nin, aslında sadece toplumun ona biçtiği bir role uyduğunu fark etmesi, Sartre’nin insanın kendi