Herkesin bir hayatı olmuştu işte, herkesin bir hayatı vardı. İstanbul'da, Manisa'da, Ankara'da, İzmir'de, Çorlu'da, Yozgat'ta, Viyana'da, Frankfurt'ta hatta Kore'de yaşamış ve yaşayan, hepsinin varlığı Mücellâ tarafından bilinen, görülen bir sürü insan. Bunların bir kısmı yok olup gitmişti, bir kısmı Mücella'dan sonra da yaşayacaktı. Bir kısmının hayatı Mücella'nın hayatıyla iç içe yaşanmıştı. Bir kısmı bir görünüp bir kaybolmuştu. Kalacak zannettikleri gitmiş, gidecek zannettikleri kalmıştı onunla. Kiminin hayatı, izleyenleri tatmin eden bir sonuca bağlanmıştı, mükemmel bir roman gibi. Kimininki sebepsiz sonuçsuz kalmıştı, hayat gibi. Mücella'nın gözünün önünden ne kadar çok hayat kayan yıldızlar gibi bir parlayıp bir sönerek akıp gitmişti de bir tek o, bir kaya parçasına sıkıca tutunmuş bir yosun dalı gibi, dalga vurdukça yalpalasa bile yerinden kıpırdamamıştı. Yapayalnız tükenen bu hayat, kendisi için değil başkaları için yaşanmıştı, bütün benzerleri gibi.