Ela

Kafka’nın beni çok etkileyen bir öyküsüyle bu “ağır” konuya girmek istiyorum. Yasanın Önünde (Franz Kafka) Yasanın önünde bir kapı bekçisi durur. Taşralı bir adam, bu bekçiye gelir ve ondan kendisini içeri bırakmasını rica eder. Ancak bekçi, onun yasanın içine girmesine şimdi izin veremeyeceğini söyler. Adam düşünür ve daha sonra girip giremeyeceğini sorar. "Olabilir" der bekçi, "ama şimdi giremezsin." (...) Bekçi ona bir tabure verip kapının yan tarafına oturtur. Adam orada günlerce ve yıllarca oturur. İçeri girmek için pek çok girişimde bulunur ve ricalarıyla bekçiyi yorar. (...) Sonunda gözleri zayıflar ve gerçekte çevresinin mi karardığını, yoksa gözlerinin mi kendisini aldattığını bilemez olur. Ama karanlıkta yasanın kapısından dışarıya gölgelenmesi olanaksız bir biçimde vuran parıltıyı çok iyi seçer. Artık yaşamının da sonuna gelmiştir. Ölmezden önce bütün o zaman boyunca edinmiş olduğu deneyimler kafasının içinde, o güne kadar kapı bekçisine henüz hiç yöneltmediği bir soruda birleşir. Katılaşmış olan bedenini doğrultamadığından, eliyle bekçiyi yanına çağırır. Bekçi ona doğru iyice eğilmek zorundadır, çünkü bedenlerinin orantıları adamın aleyhine olmak üzere çok değişmiştir. "Hâlâ neyi bilmek istiyorsun?" diye sorar bekçi, "bir türlü doymak bilmiyorsun." Adam: "Herkes yasaya göre ölüyor," der, "Ama nasıl oldu da, bunca yıl boyunca benden başka kimse giriş izni istemedi?" Kapı bekçisi, adamın sonunun geldiğini anlar ve tükenmek üzere olan işitme duyusuna kendini duyurabilmek için bağırır: "Burada başka kimse girme izni alamazdı, çünkü bu kapı yalnızca senin için öngörülmüştü. Şimdi o kapıyı kapatmaya gidiyorum."
Ela
Bence taşralı adam ait olmak, ait hissetmek istiyor. En temel ihtiyacımız ne de olsa. Bu aidiyet hissini yasaya girerek yaşayabileceğine tamamen inanmış. Neden inanmış? Büyük ihtimalle yapayalnızdı ya da toplum tarafından dışlanmış hissediyordu. Herkes gibi o da yasaya girerek ait hissedeceğine; uyum sağlayabileceğine inanmıştı. "Herkes yasaya göre ölüyor" derken herkes gibi ölerek ait hissedecekti belki de. Otoriteye tam da bu yüzden boyun eğiyor bence. Boyun eğmezse yine dışlanmış hissedecek. Bunca yıl bekleme nedeni de bir gün yasa tarafından kabul edeceği umuduna tutunmuş olması olabilir. Aslında o kadar çaresiz ki. Sonunda da kendi benliğini bulamamış, kendisinin bir insan olduğunu kabul edememiş, korkularını yenememiş, kendisini topluma olduğu gibi kabul ettirebilmek için mücadele edememiş, daha ne olduğunu dahi keşfedememiş bir insan olarak kendi için öngörülmüş olan bu savunma duvarını asla aşamamış. Aslında kendisi dışarıda beklemiyor. Bunca yıl tamamen etrafı duvarlarla çevrili, içeride yalnızca bir tabure olan küçücük bir odaya kendisini hapsetmiş.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
‘Ben bir insan değil, bir bıçağım.’
10/10
·336 syf.··
2020 68. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 17 Kasım 2020 16:06
Ellerim hâlâ titriyor. Hayatım boyunca okuduğum ancak bir kaç eserde hissettiğim; tuhaf, ezici, derin ve hastalıklı bir hisse sürükledi bu eser beni. Beni götürdüğü yolculukta, peyderpey kalbimin kapılarını açıp, ellerimden göğsüme iletken bir yol oluşturdu. Bu neredeyse elle tutulabilen bağı tüm yolculuk boyunca koparmak bir yana, sürekli besledi. Büyüttü. Bir süre sonra kalbimin Atsineği’nin kalbiyle bir attığını, onunla öfke nöbetleri geçirip, onunla mutluluğa gark olduğumu, onunla aşık olup, onunla endişe ve korkuya gömüldüğümü, o ağır fiziksel işkencelere maruz kalırken, kollarımı bacaklarımı nereye koyacağımı bilemediğimi, ruhu acıyla kıvranırken, ellerimden kalbime giden bu iletken yolun alev alıp, beni de kendisiyle birlikte yaktığını hissettim. Böyle bir şey mümkün müdür? Okurken bu hislerin yoğunluğuna dayanamayıp, o bağı koparmak için elinden bırakmak ister mi insan kitabı? Yine de koparamaz, o kopmaz bağ süregider. Siz ondan uzaklaştıkça o bağ gerilir, gerilir, gerilir. Canınızı yakar, acıtır. Ama asla kopmaz. Öyle. O iletken yol, bağ kuvvetlendikçe daha güçlü çeker kendine sizi. Öyle. Gitmek ister, uzaklaşmak istersiniz, ama o bir Atsineği gibi peşinizi bırakmaz. Öyle. 19. Yüzyıl, siyasi çalkantılarıyla tüm sanat dalları gibi Edebiyat için de altın değerinde bir yüzyıl. İrlandalı yazar Ethel Lilian Voynich’in bu dönemde en tanınmış, en çok okunmuş ve basılmış, devrimci çevrelerde okutulmuş eseri Atsineği ile; Arthur’la, Gemma’yla, Cesare’la, Montenelli’yle ve diğerleriyle tanışacak; bu karakterlerle affetmenin imkânsızlığını, intikam duygusunun kaçınılmazlığını, vicdanın ağır yükünü, bir babanın oğluna duyduğu sevgiyle, Tanrı’ya duyduğu o kopmaz bağ arasında kalıp bocalamasını, yaşamak tutkusunu dâhi söndürebilen, bir yaşamın üzerine kurulabileceği kin
Edebiyat
AtsineğiEthel Lilian Voynich · Yordam Edebiyat · 20202,317 okunma
Ela
İncelemenizden yıllar sonra bu kitapla, çokça değer verdiğim bir arkadaşım sayesinde tanışıp güçlü bir bağ kurmuşken incelemenize denk geldim. İçimdeki bu hisleri neredeyse birebir tasvir etmişsiniz. Çok güzel olmuş, ellerinize sağlık.