İnsan, düşünceleriyle çok uzun zaman başbaşa kalınca hem dost hem düşman olur kendine. İçinde yorucu bir savaş başlar. Yaşadığı ve yaşayamadığı hayatın her zerresinde işkence görür adeta. Onu bu hale getiren nedir? Yalnızca düşünmekte midir sorun? Yoksa düşündüğün anda içinde bulunduğun zamanın, mekanın, duygularının da bir rolü var mıdır bunda?
Raskolnikov, cinayeti işlerken gerçekten de Napolyon olma gayesinde miydi, yoksa yalnız başına geçirdiği uzun ve karamsar zamanın onu sürüklediği bir hezeyanda mıydı? Parasızlığın, sefaletin azımsanamayacak etkisini gerçekten inkar edebilir mi? Kendi deyimiyle 'bit' dediği bu tefeci kocakarı'yı öldürmekle düzeni değiştirmeye hizmet mi etmişti? Alçakça ve uyuşukça bir yaşama derdinde olduğunu düşündüğü bu insanlardan daha mı doğruydu Raskolnikov? İnançsızlığı mıydı acaba onu bu yola iten, yoksa sefil, karamsar ve mutsuz yaşamı mıydı onu inandığı ve inanacağı her şeyden eden?
Hayat sırtımıza taşıyamayacağımız kadar ağır bir kaftan olarak çöktüğünde, ya umutla o yükü taşımaya çalışırız ya da hemen sırtımızdan atmak için en hileli ve zahmetsiz yolları ararız. Raskolnikov gibi mi düşünmeliyiz acaba en hızlı çıkış yoluna koşarak?
İçine saplanıp kaldığımız o düşünceli zamanlarda öfke, umutsuzluk, yaşamdan ve tüm insanlıktan nefret gibi duygularla baş başa kalırız. Sonra feci kötülükler geçiririz aklımızdan. Belki de Raskolnikov'unkinden daha korkunç. Ama sonra masum bir düşünce yanlış olduğunu bastırır bir taraftan,Sonya'dır bağıran. Hani şu hayatın sillesini küçücük yaşında en ağırından yiyen ama yaşamaktan, iyilikten sırtını dönmeyen, ezilmiş ama güçlü Sonya. Raskolnikov'u bile sonunda hayata bağlayan değil midir o ?
Bu roman, her karakterinde ve karakterlerinin her düşüncesinde sizi yeniden düşünmeye ve hayata başka