Çünkü dilekler, aptal dilek ağaçlarında durarak gerçekleşmezler. Gidip o dileklerin peşinden koşmak gerekir. Ya da onlarla koşmak... İlk gün, seninle koştuğumuz gibi."
İlk defa küçük bir hüzün parçası olmadan içimde salt mutlulukla hıçkıra hıçkıra ağladım. Özgür, ellerimle gizlediğim ağlayan yüzümü göğsüne bastırdı. İlk defa mutluluktan ağlayan birine ağlama demeye onunda gönlü razı olmamıştı sanki.
"Senin dünyan iki gözünün gördüğü kadar mı?"
İşaret parmağı ile başparmağını hafifçe açarak birkaç santimlik bir aralık yaptı. Elini havaya kaldırarak o aralığı gösterip, "Benim dünyam bu kadar." dedi.
Hafifçe tebessüm edip, "Nasıl yani?" diye sordum. Parmaklarıyla oluşturduğu aralığı yanağıma yerleştirdi. "Bak... Gülünce dudakların bu kadar kıvrılıyor yukarı. O yüzden, benim dünyam bu kadar."
"Senden sonra o aptal migren haplarını almayı bıraktım."
"Çünkü?"
"Migrenim benimle kaldığı sürece, sen de benimle kalacaksın. Işıklar da hep açık kalacak bizim için."
Ne güzel bir tanımdı bu...
Ben onun migreniydim. O ise ışıkları benim için hep açık bırakıyordu.
Ve acı çeke çeke kirli varoluşumuzu kutluyorduk. Her gece...