Arka planı beyaz olan bir yere sadece bir kere resim çizebilirsin. Güzellik kavramı da bana öyle geliyor. Güzelliği tanımlayan şeyler yüzün veya kişiliğin özelinde sınırlı kalıyor. Sadece tek bir sorgulama sadece tek bir kavrayış ve sonunda katı bir inanış… Herkesin güzellik algısı biriciktir. Klasik sanat açısından bu güzellik algısı daha somut ve nettir: Göze hoş gelen güzeldir. Midir? İşte bu soruyu Umberto Eco "Güzelliğin Tarihi" adlı yapıtında detaylıca ele almış. Orta Çağ verimleri üzerinden güzellik anlayışını ortaya koymuş, bunun sanat türlerine nasıl yansıdığını göstermiştir. Güzelliğin felsefesi, matematiği, miti, musikisi, şiiri, resmi… Hepsi için söylenecek her şeyi söylemiş. Eserin dizaynını bol görselle donatması sıkıcı olabilecek konulara dinamizm kazandırmış. Verdiği teorik bilgiyi görsel-bilgi-açıklama üçleminde ele almış. Araştırmalarıma göre Sanatın dili ağırdır önyargısını kıran biri Umberto Eco. Zor anlaşılabilecek orta dünyayı kendi yalın ve özgün diliyle güzelce ele almış ve çoğu kavramı bize akıcı bir şekilde açıklamıştır. Okurken nasıl geçtiğini anlamadığım ve bazı yerlerde kendimi frenlediğim bir yapıttı Güzelliğin Tarihi. Sanat severlerin mutlaka okumasını tavsiye ettiğim kitaplardan biri oldu bile.
Eğer evren zıtlıkları; teklik ve çokluk, sevgi ve nefret, savaş ve barış, sükûnet ve hareket gibi birbirleriyle uyumsuz görünen unsurları içeriyorsa, bunlar arasındaki uyum içlerinden birini yok ederek değil, her ikisini de sürekli gerginlik durumunda bırakarak sağlanır. Uyum zıtlardan birinin yokluğu değil, zıtlar arasındaki dengedir.
Böylece birbirini etkisizleştiren iki zıt varlık arasından denge fikri, sadece birbirlerine zıt oldukları için uyumlu hale gelen iki karşıtlıktan da kutuplaşma doğar ve bu özellikler görünür ilişkilere taşındığında, ortaya çıkan sonuç simetridir.
Bilgelik, yavanlığın karşıtlığıyla parıldar, bilgi, cehaletin karşıtı olarak değerlidir; ışık, karanlığın karşısında güzelliktir ve övgüye layık her şey ötekilerin değersizliğiyle değer kazanır.