Epey sonra soyunup yağmurun altında şelaleye girdim. Avokado’yla sudaki oyunlarımız, cambazlıklarımız, tepişmelerimiz aklıma geldi. Zavallı küçük yavru, şimdi bir dolapta et yığını halinde bekliyordu, belki de çoktan ocakta pişmeye başlamıştı. Bunları düşününce bulantıya kapıldım, küçük şelalenin altına oturdum ve tepeme inen suların gözyaşlarıma karışmasına aldırmadım. Böyle ne kadar oturduğumu hatırlamadığım bir sürenin sonunda Bazgan’ı gördüm karşımda.
“Yiyecek getirdim sana, gel hadi,” dedi.
Acıktığımı hatırladım, bir de kıyafetlerimin kulübede olduğunu. “Şortumu getirirsen çıkarım,” dedim.
“Karşında uşağın yok, suya nasıl girdiysen aynı şekilde çık.”
“Erken geleceğini nerden bilebilirdim ki?”
“Ne erkeni en az iki saat geçti.”
“O zaman bakma,”
“Takımlar gümüş, anlaşıldı,” diyerek sırtını dönüp yürüdü.
“Pis adam,” diye söylenip peşinden seğirttim.
Kulübeye girip çabucak külotumu giyerken, “Sakladığın kadar varmış,” dedi.
“Bakma dedim sana.”
Sıcak ve çekici bir gülümsemeyle beyaz dişlerini gösterdi, “Sincaplarınki daha küçük, üzülme.”
“Sadece birinin karşısında çıplak olmaktan utandığım için, başka sebebi yok tamam mı?”
“O zaman örümcek maymunu gibi çıkmayacaksın dışarıya. Çıktıysan da utanmayacaksın.”
“Seninle yaşamak başlı başına yorgunluk,” dedim şortumu çekiştirirken.
“Seninle eğlenceli ama!”