Ansızın fark ettim cinnet gibi yaklaşan karartıyı. Uzaklara doğru titreyip incelmekte olan ağaçlı yolla büyüyen kavruk bulutlar arasında süzülen bir terene benziyordu ama tren değildi. Metalden bile daha çorak bir şeydi, daha ruhsuz. Tıka basa insanla dolu at arabalarıydı bunlar, onlarca, peş peşe dizilmişlerdi. Mezbahadan geliyorlardı.
“Bugün her şey ölüme benziyor,” diye düşündüm. Korkmuyordum, korkabilirdim de, çok normaldi, “Burası tuhaf bir yer, insanın tüylerini diken diken ediyor,” diye düşünmeyi sürdürdüm. Durduğum yere mıhlanıp kalmıştım.
Kadınlar, erkekler ve gençlerden oluşan insanlar bana bakarak önümden geçip gittiler. Laf atanlar, alaycı bakışlarıyla ezenler, varlığım hiç önemli değilmişçesine şarkı türkü söylemeye devam edenler oldu, hatta gençten biri kafama küçük bir elma fırlatıp eğlendi. Bir başka genç iki elini kullanarak cinsel çağrışımlı bir hareket yaptı, kızın biriyse dilini çıkardı. Düpedüz aşağılayıp gittiler beni. Başımın üzerinde, gözümün önünde sağa sola sürüklenen tozların içinde çöle atılmış bir denizanası gibi kalakaldım.