Misafirhaneye döndüğünde vakit gece yarısını geçmişti. Jayen’in kapısını çaldı, “Sen geri gelinceye dek uyumayacağım,” demişti, bakalım bunu kalpten mi söylemişti? Kapı öyle şiddetli açıldı ki Azgar’ın yüreği ferahladı, gerçekten uyumamış, üstelik merak ve tedirginlikle beklemişti.
“Bu sefer de katil çıkmadım,” dedi ışık saçan gözlerini kadınınkilere dikerek. “Hatta dört çocuğu insan tacirlerinin elinden kurtardığımı anımsadım.”
Jayen derin nefes çekti ve dudaklarını Azgar’ınkilere yapıştırdı. Kapı ağzında durduklarını umursamadan upuzun öpüştüler.
Kadın yapığından utanan insanlara has bir mahcubiyetle, hatta aynı utancın daha sert katmanlarından korkmuşçasına, “Şimdi odana git ne olur, maceranı yarın sabah dinlerim,” dedi.
Azgar devamını ummuştu, fakat şu gelinen aşama beklentilerinin ve hayallerinin çok ötesindeydi, Güney Afrika Cumhuriyeti’ne meydan okuyabilir, Simonstown’ın bağımsızlığını ilan edebilir, imparatorluğunu onaylatmak için devlet başkanının karşısına dikilebilirdi. O moralle, “Yorgun sanıyorsan, değilim,” deyip şansını denedi.
Jayen bütün büyüyü bozdu, “Anlık bir elektriklenmeydi, büyütme.” Esasında şaşkındı, kendini tutamamıştı. Azgar yanında olduğu sürece tutamayacaktı. Kıskanç bir aşığın sevdiğini kendinden uzaklaştırdığı gibi mutluluğu kendinden uzaklaştırma işini bir kere daha başarmıştı. “Salak kadın, ömür boyu platonik takılacak halin yok ya,” diye söylendi çaresizce.