Azgar sakin kalmaya karar vererek, “Çocukları nereye götüreceksiniz?” diye sormuştu.
Adamın siniri tepesindeydi, ağzını gere gere "Gemiye..." diye bağırmıştı.
"Gemi nereye gidecek?"
“Anlaşıldı,” demişti öbürü, sinirle elindeki feneri sağa sola sallayarak. “Tevfik Koral sana rolünü abart demiş ya da çocukları teslim ettiğin adamları çıldırtmanı tavsiye etmiş. Anasını satayım oturduğu yerden paraları cukkalıyor, bize de onun bunun ağız kokusunu çekmek düşüyor. Peki, geminin nereye gittiğini bilmiyorum, umurumda da değil, bildiğim şu zavallıların son günlerini lüks kliniklerden birinde bir elleri yağda öteki balda geçirecekleri sonra da zengin birilerine organlarını bağışlayıp dünya cehenneminden kurtulacakları. Tamam mı, sınavı geçtim mi?”
Azgar hiç beklemediği bu lafları duyunca bulantıya kapılmıştı, karanlık bir duyguydu, korkunçtu, sindirmede zorlanmış, midesi ağzına gelmişti. Kötülüğü, barbarlığı kavramıştı, ama esasında kavramak istememişti. Durmuş, gecenin tepesinde dönüp durmasına izin vermişti. Peşi sıra bottaki çocuklara göz atmıştı, karanlıkta birbirlerine sokulmuş bekleşiyorlardı, diğer teknedekiyse ince uzun bir Afrikalıydı, o da ayakta infaz emri bekleyen cellattan farksızdı ve ikisine bakıyordu ve baktığı da gözünün beyazından anlaşılıyordu yoksa geceye karışmış bedeni fener ışığını emecek kadar siyahtı. Azgar insanların tümünün ayırım yapılmaksızın korkutucu ve iğrenç olduklarına karar vermişti sonunda. Gençler, ihtiyarlar, kadınlar, erkekler tümü çeteydi, tümü suç ortağıydı ve hepsinden tiksinmeye başlamıştı.