Kirkor duruşunu değiştirerek sırtını kapıya yasladı ve dosdoğru Azgar’a baktı,
“Bak yeğenim hepimizin suçları ve mecburiyetten doğmuş günahları var. Tekin, annen, sen, ayrıcalığınız ne söyler misin? Birini suçlamak en kolayı, sebeplere bakmayı bilen yok. Ha bir de insanlık ve vatandaşlık haklarımızın bilincinde değiliz, burası da önemli. Kendimizi nasıl koruyacağımızı, neleri düzeltebileceklerimizi bilmiyoruz, önemsememişiz. Hepimiz devletten aldığımız üç beş kuruşluk hizmete eğilip bükülüyoruz, devlet esasında bizim hizmetkârımız fakat biz efendimiz sanıyoruz. Hepsi cahillikten. Farklı fikirlere de saygımız yok. Daha iyi yaşam önerenlere, düzene karşı çıkanlara terörist deyip milli mesele haline getiriyoruz. Sonra... Sonrası kocaman bir bok çukuru... Hele işin temelinde yokluk ve fakirlik varsa istesen de çıkamıyorsun o çukurdan. Tamam, bana aşağılık işlere bulaştığımı, insanlığın yüz karası olduğumu söyleyebilirsin, inan ki şerefsiz, erdemsiz biri sayılmam. Neden biliyor musun? Şeklimi, şemailimi, kalıbımı tartıp biçtim ve aile kuracak yeterlikte olmadığımı anlayıp günahlarımı nesillerime taşımamak için yuva kurmadım. İstemez miydim geleneksel biçimde ailem olsun, manevi güvencem olsun, lakin kendime şunu sordum; bir yuva ve o yuvada çocuklar istemeye layık biri miyim? Şimdi sana ve içine düştüğün duruma bakınca bunu daha iyi idrak ediyorum, iyi ki öyle yapmışım. İnsan, neslini sürdürmek maksadından ziyade nesli yükselip sürsün diye evlenmeli, ne dediğimi anlayabiliyor musun? Düşünsene, debelendiğim günah çukurunun göbeğinde çoluk çocuğa karışıp, politikacıların yaptığı gibi aile, din, gelenek kavramlarına karşı fedakâr, kendilerine karşıysa çilekeş olmayı mı öğütleseydim? İçinde bulunduğum çevrenin kurallarından başka ne verebilirdim? Neyse beni bugünkü koşullarda