Sadece iki dakika sonra patronun odasına geri dönme gereği hissetmişti, keza başlangıçta önemsemediği Cihangir Kent’in masasının cam tarafında duran gösterişli kafesteki Afrika gri papağanıyla ilgili zihninde uyarı ortaya çıkmıştı. Epey geveze hayvandı, belki başı sonu bütün cümleler kurmuyordu, fakat Azgar’ı tanıyordu mesela, adıyla seslenebiliyor, emir kipiyle ültimatomlar yağdırabiliyordu, haliyle kolayca ispiyonlayabilirdi. Azgar’a kalırsa hayvan yeterince haysiyetsizdi. Fikrinden emin olunca papağan ansızın gözünde düşmanlaşmış, tehdit unsuru haline gelmişti. Pencereyi açıp onu serbest bırakma fikri esinti gibi aklından gelip geçmiş, ne var ki mantığı bu fikri reddetmişti. Karanlıkta uzağa gidemeyecek, büyük ihtimalle pencere denizliğine tüneyecek, sabah olunca da patron onu bulacak, o da gammazlayacaktı.
Uzun düşünmeye gerek duymamıştı, ne yapacağını biliyordu. Kafesin kapağını açarak elini direkt hedefe uzatmış, papağanı kafasından yakalamış ve avucunun içinde güçlü parmaklarıyla sıkarak basınç altında havasız kalmasını sağlamıştı. Gecenin sessizliğinde tellere çarpan kanat sesleriyle genizden gelen ses tellerinin boğuk uğultusu odanın duvarlarında yankılanmış ve çok geçmeden ortam sessizliğe dönmüştü.
Evet, bunu yapmıştı, davranış biçimlerinin her zaman ahlak ve erdemle değil, hayatta kalma güdüleriyle de ilgili olabileceğine inanıyordu.