Aoi

Aoi
@Aoii
Akşam vakti yine burada, gündüzden kalma birsürü kokunun içinde, aile uykuya çekilir. Yani mümkün olduğunca çok sayıda insan bir yatağa sığışır (yatakları varsa tabii); kalanlar yere kıvrılır. Hayatları aydan aya, yıldan yıla böyle geçip gider; çünkü evden tahliye edilmeleri durumu haricinde, hiç tatil yapmazlar. Bir çocuk öldüğünde -ki Doğu Yakası çocuklarının yüzde elli beşi, daha beş yaşına gelmeden öldüğünden, bu her zaman olasıdır- ceset aynı odada durur. Aile çok fakirse, ceset toprağa verilebilene dek bir süre odada kalır. Gün boyunca yatakta bekler, geceleyin aile yatacağı zaman masaya konur; sabah olunca aile kahvaltısını edebilsin diye, ölü tekrar yatağa alınır. Bazen cesedin, yiyecekler için kiler niyetine kullanılan rafa yerleştirildiği de olur. Daha birkaç hafta önce Doğu Yakası’ndaki bir kadının başı derde girmişti; çünkü çocuğunun toprağa veremediği ölüsünü bu şekilde üç hafta boyunca bekletmişti. Betimlediğim tarzda bir oda, ev değil bir dehşettir; bu evlerden meyhaneye kaçanları suçlamamak, onlara acımak gerekir. Londra’da aile aile bölünmüş halde tek göz odalarda yaşayan üç yüz bin insan vardır.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İkisi de gözlerini kaldırımdan ayırmaksızın yürüyor ve konuşuyorlar, arada bir eğilip yerden bir şey alıyor, bu arada yürüyüşlerinin hızını hiç kesmiyorlardı. Sigara yada puro izmariti topladıklarını düşündüm ve bir müddet yerden ne aldıklarına hiç dikkat etmedim. Sonra gördüm. Çamurlu, balgam dolu kaldırımda gördükleri portakal ve elma kabuğu parçalarını, üzüm çöplerini alıp yiyorlardı. Erik çekirdeklerini dişleriyle kırıyor, içlerini çıkarıyorlardı. Bezelye büyüklüğündeki ekmek kırıntılarını, ne olduğu anlaşılmayacak denli kirlenip kararmış elma koçanlarını toplayıp ağızlarına atıyorlar, çiğneyip yutuyorlardı. Bunlar tanrının senesi 1902’de, 20 Ağustos gününün akşamı saat altıyla sekiz arasında dünyanın gördüğü en büyük en zengin ve en güçlü imparatorluğunun merkezinde yaşanıyordu.
Her insan tektir, her bireyin kendi özellikleri, içgüdüleri, farklı beğenileri, istekleri, serüven biçimleri vardır. Ancak, toplum her zaman belirli davranış kurallarını herkese empoze etme eğilimindedir, tek tek insanlar ise neden bu kurallara uymak zorunda olduklarını merak etmezler. Bunları kabullenirler, tıpkı yazı makinesi kullananların belirli bir klavyeyi en doğrusudur sanarak benimsedikleri gibi. Saatin yönünü sorgulayan biriyle karşılaştınız mı hiç?
Benden önce pek çok hekim benzer araştırmalar yapmışlar, aynı sonuca varmışlar: Normallik fikir birliğinden başka bir şey değildir. Yani, çoğunluk bir şeyin doğru olduğunu düşünür, dolayısıyla o şey doğru -normal- olur. Bazı şeyleri sağduyu belirler: Bir gömleğin düğmelerini öne dikmek mantık işidir, çünkü bunları yandan iliklemek çok zor, arkadan iliklemek ise imkansızdır.
"Peki ya başkaları? Onlar benim içimde değiller ki. Dışarıdan bakanlar için, düşüncelerim ve duygularımın bir burnu var -be­nim burnum- Ve benim görmediğim fakat onların görebildiği bir çift gözü var -benim gözlerim. Düşüncelerimle burnum arasında nasıl bir ilişki var? Bana sorarsanız, hiçbir şey yok. Ben burnumla düşünmediğim gibi, düşünürken burnumu kale de almıyorum. Ya başkaları? Başkaları düşüncelerimi benim gibi içeriden bakarak göremediklerine göre, ancak dışarıdan bakıp burnumu mu gö­rüyorlar? Demek ki başkalarına göre düşüncelerim ve burnum ara­sında öylesine yakın bir bağ var ki, farz edelim düşüncelerim çok ciddi olsalar bile, burnumun bu çok gülünç şekline bakıp hemen gülmeye başlayacaklar."