Sahi siz duydunuz mu sustuklarımızı?
Hayat devam ediyor… mu gerçekten?
Birinci yıl… Bir yıl 365 gün müydü? Peki neden ben 365 yıl geçmiş gibi ama aynı zamanda da bir saniye bile geçmemiş gibi hissediyorum?
Bir daha gökyüzünü, güneşi, denizi, sevdiklerinizi göremeyeceğinizi, artık her şeyin bittiğini düşünüp yaşamdan koptuğunuzu hissettiniz mi? Ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide ölüm tarafına geçip sonra tekrar yaşama dönmeye çabaladınız mı? Sevdiğiniz birinin üç gün enkazın altında sağ olduğunu bilerek her an işte şimdi kurtulacak diye umut ettiniz mi? Kurtaramadıklarında ise keşke en baştan ölseydi de acı çekmeseydi diye düşündünüz mü? Üç gün daha fazla yaşamasına üzüldünüz mü? Ya da nerede olduğunu bile bilmediğiniz bir yakınınızın iki ay sonra cenazesi bulununca hiç olmazsa cenazesi bulundu, diye düşünerek mutlu oldunuz mu? Yaşadıklarınız sonrası keşke o ölenlerden biri olsaydım, diye düşünüp hayıflandınız mı mesela?
O ilk anlarda şehre sanki rastgele bombalar atılmış gibi görüp etrafı şaşkınlıkla
, sanki cehennemden bir görüntü gibi izlediniz mi? Daha önce sadece insanların değil bir şehrin de ruhu olabileceğini ve şehrinizin o ruhu kaybettiğini görüp her an üzüldünüz mi? Etrafta hayatta kalmaya çalışan insanları yüzlerindeki o dehşeti, boşluğu, yüzlerindeki ölümü gördünüz mü? O cehennemin içinden uzaklaşmak isterken etrafa bomboş gözlerle, ölüm dehşeti içinde bakıp bir daha asla normal olmayacağınızı düşündünüz mü? O cehennemden çıktığınız ilk anda aslında her şeyin normal olduğunu, hayatın normal aktığını, sadece bulunduğunuz yerde kıyamet yaşandığını görüp büyük bir şaşkınlık ve derin bir boşluk hissi yaşadınız mı?
Siz yanlışlıkla yere düşen bisküviyi doğru düzgün bir şey yiyemediğiniz için ağzınıza atıp yediniz mi hiç? Ya da normalde çorapla bile
Bayrağımızın dalgalandığı her köşeye dokunmak ve çocuklarımıza ışık olmak için başladığı mesleğinde,
Terör örgütü pkk tarafından şehit edilen öğretmenimiz, Aybüke YALÇIN'ın şehadetinin 5. yılında saygı ve rahmetle anıyorum.
Ruhu şad olsun…
Son yıllarda öykü, üzerine daha çok eğildiğim ve dikkatimi çeken bir alanı oldu edebiyatın. Şöyle ki öykü kaleme almanın, daha uzun metinlere nazaran çok daha meşakkatli olduğunu fark ettiğimden beri, bu alanda başarılı olan yazarlara daha da hayranlık duymaya başladım. Öyküde tek bir fazla kelimeye, ahengi bozan en ufak bir sürtona, akışın ufacık bir yerden teklemesine yer yok.
Yaşar Kemal ‘in tabiriyle ‘yaşlanmaz şair çocuk’ Necati Cumalı , ülkemizin edebî açıdan en verimli dönemlerinden Cumhuriyet dönemi modern Türk edebiyatı şairlerinden olup; şiir, roman, öykü, deneme gibi edebiyatın bir çok alanında eserler vermiş. Aynı zamanda Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesi mezunu bir avukat. Kendisi hepimizin bildiği ‘Boş Beşik’ oyunu ile de tanınmaktadır.
Hayatının bir döneminde İzmir-Urla’da yaşamış olan Necati Cumalı , Susuz Yaz ‘da dillendirdiği 11 öykü ile, yörenin köy hayatını ve karmaşık insan ilişkilerini; toprak kavgaları, kız kaçırma, namus davası, kardeş kavgası, kadın cinayetleri gibi hassas konularak değinmekten çekinmeden, samimiyetle ve yüksek gerçekçilikle ele alıyor.
Yazardan okuduğum ilk metin olan Susuz Yaz , bende yörenin halkına karşı bir ilgi uyandırsa ve öykü kategorisinde yeterli ve tatmin edici bulsam da yine de gözlerim ilk defa okuduğum her yazarda olduğu gibi bir özgünlük aradı. -bu özgünlük; üslup, karakterlerin işlenişi, olay akışı veya yazım tekniği açısından olabilir- Bana göre eserin tek eksiği yazarın kendine has bir dokunuşunun olmayışı. Zirâ bu dokunuş, başarılı bir metini benim gözümde bir başyapıt haline getiriyor. Bir yazarın özgün olduğu noktayı bulabilmek, başka eserlerini de ele alıp değerlendirmeyi gerektiriyor zannımca.
İyi okumalar dilerim.