Hey gidi Jack London... Kim bilir sen nerede okuyup kadınlara özenini gösteren centilmence bir davranış olarak muhtemelen şahsen uyguladığın, hatta alışkanlık haline getirdiğin bu hareketi romanlarının kahramanlarına uygulattın. İşte burada Joe Feliming, işte birkaç yıl sonra yaratacağın başka bir kahramanın, yarattığın en büyük kahramanın, başkahramanın Martin Eden... Sen bir yerde uyguladın ve sonrasında insanlar senden okuyup uyguladı. Joe Fleming'in Genevieve'in gerisinden, Martin Eden'in Ruth'un arkasından hızlıca yana kayıp cadde tarafına geçmesinden bu yana geçen bunca yılda, bu davranışı senin kaleminden okuyan kim bilir kaç kişi, ''Martin Eden'de okumuştum, Martin Eden de böyle yapmıştı,'' diyerek yanındaki kadının arkasından dolanıp cadde tarafına geçmiştir dünyada... Arkasından cadde tarafına geçilen Martin Eden okuru kim bilir kaç kadının yüreği o hareketi yapan gence akmıştır sıcacık bir duygudaşlıkla... Okumayan anlam verememiştir ama ivecenlikle yapılan o hareket gören kim bilir kaç okur olayı anlamış, Martin Eden'i, Joe Feliming'i ve seni anmış, o gencin arkasından sevecenlikle gülümsemiştir.
Nakliyeci abi bu yol için fazla şık gitinmişti. Sebebini sordum, ''Nedir bu şıklık?'' diyerek. Tabii ben sohbetimizin ciddiyetini falan unutarak yaptım bunu. Öfkenin baca gibi tüttüğü o konuşmaların üstüne biraz garip oldu.
-Demek bir kız için kendisini öldürdü ha?! Bak bu ceketi yeni aldım. Nasıl?
-Evet abi ya. Kız bunu hem aldattı hem hamile kaldı hem de terk etti gitti. Yalnız, ceket şahane gerçekten!
-Bu soysuz şerefsizler böyledir abicim. Allah hepsinin bin türlü belasını versin. Şu an göremiyorsun belki ama ayakkabılarım da yeni.
-Aynen. Keşke geberse köpek! Hayırlı olsun abi.
Gibi bir şeydi yaşadığımız.
Masanın ortasında üç ayaklı büyük bir mikrofon var.
-Bu masa ne masası, bu mikrofon neyin nesi? Ustabaşı burdan fırça mı çekiyor işçilere? diyorum bana kahve getiren Güner'e.
-Hayır ağbi. Ben de merak edip öğrendim. İşçiler burada puro sararken, bir görevli bu mikrofondan onlara kitap okuyormuş! diyor Güner. Hassiktir! Gene lüzumsuz bir saygı duymaya başlamıyor muyum ben Fidel'e! Fabrikada tütün sarıyorken birisi sana, işi hızlandırıcı müzik çalmıyor. Dostoyevski okuyor. Ağır ağır sar amigo, Dostoyevski'yi de sindirerek. Güzel sar o puroyu, Dostoyevski aşkına!
-Almanya'dan gelen Alev kim?
-Öger Tours'un Avrupa genel koordinatörü.
-Yok ya? Çok genç... Oyuncu mu? Alman televizyonunda bir dizide mi oynuyor?
-Hayır ağbi, bu onun ilk oyunculuk denemesi.
-Olsun n'olcak Tayfun. Senin de ilk filmin zaten. Sana bir şey söyliyeyim mi; aslında ilk filmi çekmemek lazım, direk ikinci filmle başlamak lazım yönetmenliğe.
diyerek vuruyorum omuzuna. Tayfun buna uzun uzun gülüyor, sanki gülünç bir şey söylemişim gibi.