Güneş kat kat eteklerinden alevler damlatarak dağların arasından yükseliyor, katranını kazıyan gökkubbe, isli lacivertlere, dingin morlara, uçuş uçuş pembelere, tatlı şeftalilere, altın sarısı başaklara karışıyordu...
Dünya her sabah kendini kendi karnından, yeni baştan doğuruyordu.
Güneşin ziyasını göstermesiyle birlikte, kendilerine lüzum kalmadığını anlayan sokak lambaları saygıyla sönmüş, rüzgar ıslığıyla, dallar çıtırtıları, yapraklar hışırtıları, kuşlar cıvıltıları, arılar vızıltıları, kediler mırıltıları, okyanuslar uğultuları, dereler şırıltıları, sazlıklar fısıltılarıyla, hayır duası eder gibi karşılamışlardı tazecik sabahı.
Toprakta çimenler, dallarda yemişler, fırınlarda ekmekler buram buram kokmuş, dört bir yana rayihalarını saçmışlardı.
Dünya kara yorganını üstünden sıyırıp aydınlık heveslere uyanmıştı...