Sebepsiz mahzundu. Sebepsizlik ikinci bedbahtlıktı. Hüznün sebebine alışa alışa insan o sebebi aşındırır, sebep yıpranır, hüzün ufalırdı. Halbuki, Adnan hüznünün tutacak tarafını bulamıyor, hattâ hüznünü bulamıyor, yakalayamıyordu ve bu hüzün meçhuller kadar büyüyordu.
Bu devlet adamları hiçbir şey söylememiş olmak şartıyla konuşurlardı; latife etmezlerdi; yüzleri buruşmayarak gülerlerdi; anlatılan şeylere inanmazlardı; inanmadıkları şeyleri anlatırlardı.
Cemile'nin de, gençliğinde, müezzinle yakalandığını Tekirdağ'da söyleyenler vardı. Ama bunu da kimler söylüyordu? İşi ters giden hırçın bir ihtiyar... Veremli ve kavgacı bir delikanlı... Bir de topal bir oğlan... Zaten ihtiyarlar kime namuslu derler? Zaten hastalar kimi kıskanmazlar? Sonra, malum ki, sakatlar da küstah olur!
Süheylâ da derste Adnan'ın anasını merak ediyor. Hastayı sorarken gözleri doluyor. Fakat her derste hastanın yine hasta olduğunu duymamak için bir zamandan beri Süheylâ, Adnan'a anasını sormuyor. Bu sualler Süheylâ'nın kendi merhametini göstermek için Adnan'ın acısını arttırmak değil miydi? Ve Süheylâ bu sualleri terkediyor. O, Adnan'ı üzmemek için kalpsiz olmaya razı.