Ortalığı topladım, yemek pişirdim, Lila'nın da alt katta aynı şeyleri yaptığını düşündüm. Her ikimiz de yeniden kızlarımızın, bir zamanlar sevmiş olduğumuz erkeğin ayak seslerini işitmeyi bekliyorduk. Nino'nun az önce Tina'nın yüzünde onun yüz hatlarını yakaladığı gibi, Lila'nın da şimdiye dek kaç kez İmma'nın yüzünde Nino'nun hatlarını yakalamış olabileceğini düşündüm. Bunca yıl acaba düşmanlık mı beslemişti, yoksa kızıma gösterdiği şefkatli ilginin altında bu benzerlik mi yatıyordu? Gizliden gizliye Nino'dan hâlâ hoşlanıyor muydu? Şu anda pencereden onu gözetliyor muydu? Tina onun elini tutmayı becermiş miydi ve şimdi Lila pencereden bakıp kızının o ince, uzun adamın yanında oluşuna bakıp şöyle düşünüyor mudur: İşler farklı gelişseydi bu kız onun olabilir miydi? Neler tasarlıyordu kafasında? Acaba her an yukarı gelip sinsi bir yorumla canımı sıkar mıydı? Yoksa tam Nino dört kızla eve döndüğünde ve onun kapısından geçerken onu davet edip içeri alır, sonra da aşağıdan bana seslenir ve ben onunla Enzo'yu da yemeğe davet etmek zorunda kalır muydum?
"Hayır, o asla kimseyi bırakmaz. Ya sen onu bırakma gücü gösterirsin -ki sen bunu başardın, sana hayranım- ya da o gelir, gider, canının istediği gibi yok olur, yeniden ortaya çıkar."
Böylece kızımı gözlem altında tutmaya başladım ve çok kısa sürede gerçekten acı çektiğini fark ettim. Tina'nın neşeli dışa dönüklüğünün, üstün konuşma maharetinin, herkeste, özellikle de bende şefkat, hayranlık ve sevgi duyguları uyandırmayı bilişinin kuklası olmuştu. Elbette şirin, zeki olan kızım Tina'nın yanında soluklaşıyordu, nitelikleri görünmez oluyordu ve o buna üzülüyordu.
Kitabım her geçen gün daha başarı kazandığından ve bu benim ondan ve kararlarından bağımsızlaşmama yardımcı olduğundan, doğurduğum kızlarımı küçümseyerek beni ve iyi anne olma becerimi küçümsemeye çalıştığını düşündüm. Ama bu iki varsayım beni rahatlatmadı ve derken bir üçüncüsü be-lirdi: Lila benim anne olarak bilemediğim, bilmek istemediğim şeyleri görebiliyordu ve özellikle Imma konusunda eleştirel davrandığı için bu gözlemlerinin bir temeli olduğunu anlasam iyi olurdu.
Çalıştırma düğmesine bastı, gri blokların içine siyah dikdörtgenler soktu. Şaşkınlıkla bekledim. Ekranda ışıklı hareketler oldu. Lila klavyeye basmaya başladı, benim ağzım bir karış açık kaldı. Elektrikli de olsa, bu kesinlikle daktilo ile karşılaştırılabilecek bir şey değildi. Parmak uçlarıyla gri tuşları okşuyordu, yazı henüz bitmiş ot misali yemyeşil ekranda doğuyordu. Onun aklında, beyninin kim bilir hangi korteksine sıkıca tutunmuş olarak var olanlar, sanki bir mucizeyle dışarı dökülüyor, ekranın hiçliği üzerine yapışıyordu. Eyleme geçtiği halde güç olarak kalan bir güç vardı, elektrokimyasal uyarı bir anda ışığa dönüşüyordu. On Emir döneminde Sina Dağı'n-da Tanrı'nın yazısı böyle belirmiş olmalı diye düşünüyordum; elle tutulamayan, korkunç olan ama mutlak saflık etkisi yaratan bir şeydi. Şahane dedim.