Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları romanı, işgal altındaki İstanbul’un o boğucu havasını iliklerine kadar hissettiren bir hikâye anlatıyor. Şehirde sadece düşman askerleri değil, korku ve “aman bana dokunmasınlar” düşüncesi de kol geziyor. Herkes bir köşeye sinmiş, ya susuyor ya da “bize ne” deyip geçiyor. Roman tam da bu suskunluk döneminde, “birileri artık bir şey söylesin” diye ses veriyor.
Merkezde Kâmil Bey var. Eski bir paşanın oğlu, Avrupa görmüş, görgülü, kibar bir adam. Ama memleket elden giderken bile uzaktan izleyenlerden. Hayatında siyaset mi, mücadele mi? Aman eksik olsun! Derken savaş bitiyor, işler terse dönüyor, o da soluğu İstanbul’da alıyor. Başta işgali sadece izlemekle yetiniyor, sanki bir tiyatroymuş gibi. Ama zaman geçtikçe gördüğü adaletsizlikler, halkın çaresizliği onu sarsıyor. Artık gözlerini kapatamıyor. Kapatamıyor çünkü Nedime Hanım gibi dimdik duran bir kadının karşısında pısırıklık etmek pek de yakışmıyor.
Eşi Nermin Hanım tam bir “konfor âşığı.” Tek derdi evin düzeni, çevre ne der, huzur bozulmasın. Yani toplumun “aman yeter ki bize dokunmasınlar” diyen kesiminin vücut bulmuş hâli. Kâmil’in içindeki o vicdan sesi büyüdükçe Nermin’in korkusu artıyor. Hal böyle olunca evde huzur namına bir şey kalmıyor.
Hala Hanım klasik bir İstanbul hanımefendisi. Görgülü, kibar, ama olaylara hep mesafeli. “Aman düzen bozulmasın”cılar kulübünden.
Enişte ise tam bir dönme dolap. Kim güçlüyse onun yanında. Padişahçı, işgalcilerle arası iyi, vicdan desen hak getire. Kâmil Bey için o sadece bir akraba değil, yozlaşmış bir aydın tipinin simgesi.
Kâmil, bir süre sonra Karadayı gazetesinde çalışmaya başlıyor. Ama bu gazetenin sahibi öyle rastgele biri değil; liseden arkadaşı İhsan Bey. Yıllar sonra yeniden karşılaşıyorlar. İhsan, Anadolu’daki direnişi