Ayşe Nur

İstifa
Murat Sevinç, siyaset ve idaredeki bir zaafla, bir tıkanmayla, bir problemle ilgili olarak Türkiye'de istifanın asla ve asla söz konusu olmayışını hatırlatmıştı: En basit demokratik teamülü söyleyeyim size: İstifa. Evet, demokratik sistemlerde yönetim krizleri ya da çeşitli tatsız iddialar ortaya çıktığında, yöneticiler sistemi rahatlatmak için istifa etmeyi deniyor. Yeni bir şey kuruluyor, gidenin yerine. Türkiye'de istifa, en büyük günahlardan biri. Küfür gibi! Akıllarına bile gelmiyor. ... Cumhurbaşkanı Erdoğan, 17 Ekim 2015'te bir konuşmasında, "her bu tür olaylarda bakanların istifasını istemek... bu ülkeyi yönetilemez hale getirmektir," demişti. "Bu tür olay", 109 insanın canını alan Ankara Garı katliamıydı. Erdoğan, Sivas (1993), Maraş (1978) katliamlarını hatırlatarak "o zaman neden istifa etmediler?" diye soruyordu. 1978'de İçişleri Bakanı, olaydan birkaç gün sonra istifa etmişti. Eskiden de nadirdi ama yine de vekil vükelanın istifa ettiği olurdu. Derken, 2017 sonbaharında, AKP zirvelerinde bir istifa ettirtme krizi çıktı. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul, Ankara, Bursa gibi büyük şehirler dahil kimi belediye başkanlarının istifasını istiyor, ne var ki bunların bazıları ayak diriyordu. Muhalefetten, -icraatlarını korkunç buldukları, yolsuzluklara bulanmış gördükleri-, bu seçilmiş belediye başkanlarının vesayetçi bir tutumla koltuklarından kaldırılmasına itiraz eden sesler yükseldi. AKP sözcüsü Mahir Ünal'ın bu tepkilere verdiği karşılık, sahiden literatüre katkı' mahiyetindeydi: "Cumhurbaşkanımız demokratik hakkı olan istifaya çağırma hakkını kullandı." Tabii onun bu demokratik hakkı kullanımının tesiri, nice vatandaşların on yıllardır muhtelif vahim olayların can acısı ve öfkesiyle seslendirdikleri nafile istifa çağrılarıyla bir
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
“Hiç farkı yoktur”
Bütün "terör örgütlerini", "hepsi aynı" sepetine atmak, çoktan otomatiğe bağlanmış durumda. Yine Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, 26 Nisan'da "bize ve bizim tüm ortak değerlerimize bir tehdit oluşturma”ları itibarıyla "DAEŞ, El Kaide, PKK, PYD ve DHKP-C arasında hiçbir fark" olmadığını söylemişti. Ahmet Davutoğlu Başbakanken, 5 Nisan'da "Paralel Yapı ile terör örgütü PKK arasında fark bulunmadığını” açıklarken, ortak paydayı “Türkiye'yi tökezletmek isteyen odakların taşeron olarak kullandıkları birer kukla" olmalarıyla tanımlamıştı. AKP Karabük milletvekili Mehmet Ali Şahin 25 Temmuz'da "Terörist başı Abdullah Öcalan ile Fethullah Gülen arasında ne fark var, fark mı var?" diyerek 'açmış' bunu. Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, 21 Ağustos'ta "DAEŞ'le PKK arasında hiçbir fark" olmadığından herkesin emin olmasını istemiş: "DAEŞ'in ipini biraz takip ettiğinde öbür ucunda PKK çıkmaktadır, başka bir ucunda FETÖ, başka bir ucunda başka başka örgütler çıkmaktadır." Cumhurbaşkanı Erdoğan da aynı denklemi kuruyor: "FETÖ ile DAİŞ arasında hiçbir fark olmadığını", "PKK'nın saldırılarının arkasında FETÖ olduğunu anlamak için kâhin olmaya gerek yok" (18 Ağustos). Burada dikkat çekici olan, bu yapıların hukuki-siyasî statüleri, yöntemleri, teşkil ettikleri tehdit itibarıyla veya Kötü'nün timsali addetmek bakımından ortaklaştırılmakla yetinilmemesidir. Onları bütün mahiyetleri, kaynakları, saikleri ile de "aynı"laştıran bir dil bu. Yetmiyor, hepsini doğrudan birbiriyle iltisaklandırıyor. Türkiye'ye belâ olmaya adanmış, bir merkezden idare edilen bir şebeke suretinde... Bilimsel-teorik, hukukî, siyasî, ahlâkî meseleler bir yana, bizzat profesyonel "anti-terör" aklı açısından bakacak olursak, 'amatörce' değil mi?
İhbar celbi
Üniversite ortamındaki ihbar seferberliği, sadece güncel yaygınlığından ötürü değil, ihbarcılık zehrinin en beter etkilerinden birini taşımasıyla da vahim. Birincisi, söylemeye gerek yok, düşünce ve ifade özgürlüğünü, onun görece korunaklı olduğu varsayılan bir sahasında boğduğu, düşüncenin bir su toplama havzasını zehirlediği için. İkincisi, -yazının başında değinmiştim-, mahremiyet ihlâlinin zelil bir örneği olduğu için. Ders, ne kadar deforme olsa da, hâlâ bir yüz yüze ilişkidir, kendi mahremiyeti olan bir ilişkidir; bu mahremiyeti tanımamak, ihbarcı talebe için de, o ihbarı "değerlendiren" makam için de, ahlâk düşkünlüğüdür. Talebe kelimesini kullanıyorum. Kökü, malûm, "talip"tendir. Bilgiye talip olan, anlamındadır. Muhbirleşen talebe, artık başka bir şeyin taliplisi olmuş demektir. Gerçi bir kısım talebe, daha da fazlasına, linç güruhu olmaya talip olabileceğini gösteriyor. Barış bildirisini imzalayan akademisyenlere yapılan baskının dehşet verici yanlarından biri, öğrencilerin sosyal medyada, dahası kapı çarpılayarak yürüttükleri linç kampanyaları. Bütün bir "milletle" beraber bilhassa talebeye ihbar celbi dağıtanların layığı, mümeyyiz vasfı linççilik, tek liyakati muhbirlik olan bir toplum olur - ama işte ona toplum denmiyor.
Algı operasyonu
Medyanın büyük çapta iktidar güdümünde olduğu, gerçekten bağımsız medyanın -Hürriyet'ten söz etmiyorum elbette- mendil kadar yer kaplayabildiği bir zamanda ve zeminde, iktidar sözcülerinin ve taraftarlarının algı operasyonu tehdidinden söz etmesi, gerçekten dehşetli cüretkâr bir algı operasyonudur. Yasin Aktay, 22 Mart 2014'teki gazete yazısında, "diğer İslâmi düşünce ve hareketlerle karşılaştırıldığında Gülen'in kendisi ve hareketi çabalarının büyük çoğunluğunu algılarının yönetimine hasretmiş durumda," diyerek şöyle bağlamıştı: "Algı yönetimine bu kadar takıntı derecesinde yoğunlaşmış olmak aslında yeterince bir şeyler gizlediklerini gösteriyor." Evet, işte ben de onu söylüyorum. Gülen de öyledir, onla uzunca bir simbiyoz yaşamış olan iktidar da öyledir. İktidarın entelijansiyası, yıllarca "toplum mühendisliği" diye zemmettikleri işe sarılmış, dört koldan "algı yönetmeye çalışırken, kendi algı operasyonlarının menzilinden kaçan her algının arkasında şeytanî bir hasım algı operasyonunun izini görüyor. Terimin Pentagon çıkışlı olduğunu hatırlayalım. Her ne pahasına olursa olsun düşmanı etkisizleştirmeye, imha etmeye bakan, hakikati de operasyon sahası olarak gören savaş aklının terimidir. Politikayı savaş gibi kuranlar, akıllarını operasyona çalıştırırlar. En müessir algı operasyonu, işte bu algı operasyonu lâfıdır; insanın görme, bilme, anlama, kanaat serdetme, fikir söyleme melekesini inkâr eden bu algı operasyonu ithamıdır. Bu da oparasyonlardan bir oparasyondur. "Operasyon toplumu" olmanın (bunu Utku Özmakas İşlemişti) bir faslıdır. Biraz ufkumuzu açalım. Resimde, sanatta, algı operasyonu terimini başka bir anlamda kullanan düşünürler var. İnsanın kendi algıları üzerinde düşünerek algısını geliştirmesi anlamında... Kendi algılama biçimini ona mesafelenerek
Üst akıl
2015 Mart'ında A Haber kanalı, yayımladığı "Üst Akıl belgeseli"ni şöyle patlangaçlarla duyurmuştu: "Bütün sırlar çözülüyor, gizem perdesi aralanıyor... Kim bu üst akıl? Neden yakıyor, yıkıyor, ötekileştiriyor... Komplo teorisi değil gerçekler..." "Üst Akıl Oyunları" adlı internet ve facebook sayfası, üst akıl'ı "gizli ecnebi örgüt" diye tanımlıyor: "Üst Aklın, Nam-ı diğer; Gizli Ecnebi Örgütün, tarih boyunca yaptığı ve insanlığın geleceği üzerine planladığı oyunlar..." Hem "komplo teorisi" ithamını peşinen reddeden ya da dünyada komploların pekâlâ vuku bulduğunu (ki öyledir) hatırlatarak kendini haklılaştıran, hem de "gizem, sır, gizli planlar" esrarından vazgeçmeyen bir dil kuruyor, üst akıl söylemi. Somut jeostratejik 'çözümlemeleri', gizem sosuna bulamadan sunmanın tadı yok zira. Komplo ideolojisinin temel nassını zihinlere kakıyor: Kimse, kendi aklıyla bir şey yapıyor olamaz. Herkes, "büyük oyunun” bir piyonu, "bir yerlerin" aleti, "sahibinin sesi"dir. Komplo aklı, vesayetçi zihniyetin fundamentalidir. Ahmet İnsel, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonu saldırısının Gülen Cemaati'nin polis-yargı ayağından geldiğini ilk başlarda açıkça dile getirmek istemeyen iktidarın, “esas suçlu olarak üst akıl adlı, ne yerde ne gökte bulunan, elle dokunulup gözle görünmeyen bu heyûlayı icat ettiğini" yazmıştı. Evet, üst akıl, bir yandan ananevi komplo zihniyetinin devamıdır; milliyetçi söylemin ezeli "dış mihraklar"ını, milliyetçi-muhafazakâr söylemin "masonlar, beynelmilel siyonizm, Amerika, Batı"sını tekrar ediyor... Fakat bu örtülü, gizemci yeni lehçesi, bu heyûla imgesi, bir şey söylüyor olabilir bize. Bir "Kim olduğunu bilirsin sen" tonu taşıyor bu lâf. Masalsı, çocuksu, heroik... Adı anılamayacak kadar dehşetli, tekinsiz olanı, tabuyu işaretliyor. Bazen açık adını imâ