Aleksi Zorba. Tanıştıktan sonra unutulması mümkün olmayan o roman karakteri. Tıpkı İnce Memed gibi Zebercet gibi Nemecek gibi..
Fakat içim ürpererek kitabın kapağını kapatırken diğer hepsi bir yana, Zorba'yı bambaşka bir yere koymalıyım dedim. Alelâde bir kitap olamaz bu. Bu bir pusula, bu bir yaşam kılavuzu..
Yunan yazar Kazancakis'in kendi karakterini de böylesine etkileyen Zorba'nın hikayesini, çok okuduğu için "kağıt faresi" olarak adlandırılan ismi belirtilmeyen bir anlatıcıdan dinliyoruz. Zorba ona 'patron' diye sesleniyor. Genç Patron ve orta yaşlardaki Zorba, bir linyit madeni işi için Girit adasında bir araya geliyor ve olay örgüsü ekseriyetle Zorbanın hayat görüşü ve tecrübelerini anlatmasıyla ilerliyor.
Patron hayatı sadece kitaplardan bilen, topluma ayak uyduran, korkak, biraz da ölgün birisi. Zorba ise onun tam tersi hiç okumamış fakat hayatı en uç tecrübeleri edinerek, yaşayarak öğrenmiş yemeye, içmeye, kadına tutkun mutlu bir adam. Aralarındaki farkı şu bölüm özetliyor aslında: " Benim sandalyeme çakılmış yalnızlığımın içinde düğüm düğüm çözmeye savaştığım bütün sorunları, bu adam dağların arasında temiz hava içinde kılıcıyla çözmüştü. "
Binlerce sayfa kağıt yalamış yutmuş filozofların, alimlerin dahi cevabını bulamadığı 'Dünyada ne için varız?' sorusu bu kadar ilkel bir adamın lugatında çoktan cevabını bulmuş bile. Yaşamak dostum, mutlu yaşamak. Dinlerden, vatandan, toplumdan hatta ahlaktan azade mutlu yaşamak. Bu noktada kadınları yalnızca bir şehvet aracı olarak görmesi çoğu okuru rahatsız edebilir ama kitabı yazıldığı döneme göre değerlendirirsek bunu anlamak çok da güç değil.
Kazancakis'in Zorba'dan ne kadar etkinlendiği mezar taşına yazdırdığı onun şu sözlerinden anlaşılıyor: "Hiçbir şey ummuyorum, hiçbir şeyden korkmuyorum, özgürüm."
Girit