“Attila, koru beni!” diye bağırdım.
“Umay!”
Tüfeğime doğru koştum. Koşarken bir gölgenin sol taraftan bana doğru yaklaştığını sezinledim. Düşman tarafından sürüden ayrılmış yalnız bir kurt gibi göründüğümün farkındaydım ama düşmanımın hesap edemediği bir gerçek vardı o da beni her koşulda koruyan korkusuz bir sürüm olduğuydu. Ben eğilip tüfeğimi alırken, göz ucuyla adama baktım. Yoldaşımdan sıkılan kurşun iki kaşının ortasını buldu.
Bu sahneler defalarca yaşandı. Defalarca arkamızı kolladık. Ama sıklıkla Akşin ile benim aramda yaşandı. Birkaç kez de Balamir ile.
Yula, birkaç çocuğu sütunlara doğru çekip orada korumaya çalıştı. Çocuklar, ellerinde bayraklarımızla anne, baba diye çaresizce çığlık çığlığa ağlıyorlardı. Acı ve hırsla yutkundum.
Yurdumun evlatlarına bunu reva gören ne kadar hain varsa hepsini adeta bir ölüm makinesi gibi yok etmek istiyordum. Asi bir haykırış koptu boğazımdan. Yüzüm acıyla kasıldı, gözlerim gazap ile karardı. Tarih tekerrür etmeyecekti. Yurduma sızan bu alçakların emelleri gerçekleşmeyecekti.
Gökten bir düşman uçağı daha yere çakıldı, zemin sarsıldı. O sarsıntı ruhumun gücüne güç kattı. O saniyelerde İstiklal Marşının şu kıtası kafamın içinde fırtınalar gibi gürlüyordu.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Önüme aniden çıkan adamın şakağına tüfeğimin dipçiğiyle vurdum.
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım; Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
O saniyeden itibaren hiç kimsenin beni tutamayacağı bir atiklikle kalabalığın arasına daldım.
“Kürşad nerede?” Diye sordum yüksek sesle. Ve o Samsunlu bitirim Kürşad, tam anlamıyla kaosun ele başıydı.
“Ananı avradını, lan adam harbiden konvoy kaldırmış!” diye şaşkınlıkla haykırdı Kubilay. Caddenin gerisine doğru çevirdik başımızı.On kamyon adam getirmişti.
Hayır, hayır on değil, dahası vardı.
Kürşad kamyonun yolcu koltuğundaki camdan dışarı sarkmış bağırıyordu. “Baskın var lan. Türkler geldi canınızı seviyorsanız kaçın!” Her daim muzip olan mizacının tam tersi bir sertlikle, adeta lider görünümü sergiliyordu.
“Bizimkiler geldi,” diye haykırdı Balamir gökyüzüne bakarak. İşte o an mutluluktan ağlamak istedim. Tüylerim gururdan diken diken olmuştu ve diğerlerin de böyle hissettiğine eminimdim.
Türk savaş uçakları mavi gökyüzünde umudun ve direnişin saldırısını gerçekleştiriyordu. Bulutların arasından öyle bir geçişleri vardı ki yeryüzüne indirdikleri etki adeta bir yıldırım gibiydi. Düşmana korku Türk’e cesaret vermek işte buna denirdi!
“İşte Mustafa Kemal’in askerleri…” dedi Attila paha biçilemez bir gururla.
"Kürşad, Samsun’dan konvoy kaldırıyormuş.” Dedi Metehan.
“Aklını mı yitirdi o?” diye isyan etti Kubilay. “Konvoy ne demek lan? Bir davul zurna eksik.” Attila’ya döndü. “Başkan tüm planlar suya düşer.”
Attila ihtiyatla başını oynattı. “Bundan ordunun da haberi var. Kaldırdığı konvoy içi insanlarla dolu kamyonet değil. Ne kadar güvenilir eski ve yeni devlet görevlileri varsa onları getiriyor.” Oturduğu yerden doğruldu ve dirseklerini masaya koyup bize doğru eğildi. “Bakın tüm illerde sınırlar tutulacak, OHAL’in bir değişi gibi düşünün. İnsanlar şehrin içinde gezebilecek ama sınırlardan hiçbir araç geçemeyecek. Keza hava sahaları da kapatılacak. Polisler şehirlerde kaos çıkmaması adına tüm tedbirleri alacaklar.”
“Şimdi tam olarak nereye gidiyoruz?”
“Tanrım sen bana sabır ver,” Eliyle yüzünü sıvazladı. “Bak aslanım,” İri elini Ogeday’ın omzuna koydu, “Önce Agarta’ya pavyona gideriz, oradan Şambala’da bir işkembe içeriz, Tibet’te Nirvana’ya ulaşır, en son Mu’da tövbe ederiz. Oldu mu?”
Ogeday güldü ama bu gülüşü bilirdim, bilerek piçlik yapıyordu.
“Ama eğer karnın açsa pavyondan önce sana bir kelle paça içiririz.”
“Olmaz ki Timur abi,” dedi adındaki R harfini vurgulayarak. “Önce pavyona sonra ayılmak için çorbacıya gidilir. Öyle değil mi?”
“Piçe bak her şeyi de biliyor."