Önyargılarımızdan vazgeçmek için asla çok geç değildir. Ne kadar kadim olursa olsun, kanıtı olmaksızın hiçbir düşünce ya da eyleme güvenilemez. Bugün herkesin doğru diye bağıra çağıra haykırdığı ya da sessizce göz yumduğu şeyin yarın yanlış olduğu, kimilerinin tarlalarına bereket getirecek yağmur için bir buluta bel bağlamalarının safiyane bir düşünce sayıldığı ortaya çıkabilir. İnsan, eskilerin yapamazsın dediği bir şeyi deneyip yapabileceğini görebilir.
Adına mecburiyet denilen bir kaderle bütün insanlar çalıştırılıyor, eski bir kitabın dediği gibi kurtlanıp çürüyecek ve sonunda hırsızların eline geçecek bir hazine biriktiriyor. Eğer bir insan bunu hayatının sonunda fark ettiyse, budalaca yaşamış demektir.
Kuzeyli bir amire bağlı çalışmak kötü, Güneyli bir amire bağlı çalışmak daha da kötü, fakat en kötüsü insanın kendi kendisine amirlik taslayıp köle gibi çalıştırması. Bir de insanın kutsallığından bahsederler! Yoldaki yük arabacısına, gece gündüz pazara mal taşıyana bakın, kutsallıktan payını almış mı? En ulvi görevi atlarını besleyip onlara su vermek! Taşımacılıktan ettiği kâr düşünüldüğünde bu adamın kaderinin bir anlamı var mıdır? Arabasını Efendi Ağa için sürmüyor mu? Ne kadar ilahî, ne kadar ölümsüz olabilir ki? Nasıl suspus olup sinsice darrandığına, gün boyu nasıl içten içe korktuğuna bir bakın, bu adam ne ilahî ne de ölümsüzdür, kendi eylemlerinin sonucunda kazandığı şöhretle kendi düşüncelerinin kölesi ve mahkûmu olmuştur