Bu bireysel ve toplumsal sefaletler ne kadar büyük ve sayısız olurlarsa olsunlar, ne kadar sonsuz görünürlerse gö rünsünler, Proletarya, “İstiyorum” dediği anda, aslan yaklaşırken toz olan sırtlanlar ve çakallar gibi yok olup gideceklerdir. Ama Proletarya, kendi gücünün bilincine varmak için, Hristiyan ahlakın, iktisadi ahlakın, hür düşünceci ahlakın önyargılarını ayaklarının altına alp çiğnemelidir; kendi doğal içgüdülerine dönüp, burjuva devriminin metafizik avukatları tarafından uydurulmuş tıknefes İnsan Hakları’ndan bin kat daha soylu ve kutsal olan Tembellik Hakları’nı ilan etmelidir; günde üç saatten fazla çalışmamalı, günün geri kalanında ve geceleri tembellik etmeli, yiyip içip eğlenmelidir.
Ey burjuvazinin devrimci ilkelerinin uğradığı içler acısı başarısızlık! Ey onun İlerleme tanrısının kasvetli armağanlan! Yardımseverler, tembellik ederek zenginleşmek için yoksullara iş verenleri İnsanlığın velinimetleri diye alkışlıyorlar; bir köylü topluluğunun ortasına fabrika dikeceklerine, veba saçsalar, su kaynaklarını zehirleseler daha iyi olurdu. Oraya çalışmayı sokun ve neşeye, sağlığa, özgürlüğe elveda deyin; hayatı güzelleştiren ve yaşanmaya değer kılan her şeye elveda...
Villerme iş süresi konusunda ise, kürek mahkûmlarının ortalama on, Antiller'deki kölelerin ise dokuz saat çalıştıklarına dikkat çekip, görkemli Insan Hakları'nı ilan eden 89 Devrimi'ni yapmış Fransa'da ise “iş gününün on sekiz saat olduğu ve işçilere yemek araları için sadece bir buçuk saat verilen manufaktürler" bulunduğunu söylüyordu.
Günde on iki saat çalışma; 18. yüzyılın yardımseverlerinin ve ahlakçılarının ideali işte buydu. Biz bunu da aştık ve nec plus ultra!" Modern atölyeler işçi kitlelerinin hapsedildiği, sadece erkeklerin değil kadın ve çocukların da günde on iki ila on dört saat zorunlu çalışmaya mahkûm edildiği ideal islahevlerine dönüştürüldü! Terör dönemi kahramanlarının evlatları da çalışma dini tarafından o derece bozulmuşlardi ki, 1848'den sonra fabrikalarda çalışma süresini on iki saatle sınırlayan yasayı sanki devrimci bir kazanımmış gibi kabul edebildiler! Çalışma Hakkı’nı devrimci bir ilke ilan ediyorlardı. Yazıklar olsun Fransız proletaryasına! Böyle bir bayağılığı ancak köleler sergileyebilirdi. Antikçağ Yunani, kapitalist uygarlığa yirmi yıl maruz kalmadan, böyle bir aşağılanmayı aklından bile geçiremezdi.