Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi.
Bir ruh, ancak bir benzerini buldugu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarmiza danışmadan lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.
Artik Maria Puder, yaşamak için kendisine kayıtsız ve şartsız muhtaç oldugum bir insandı. Bu his ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle degil midir? Birçok şeylere ihtiyacımız ancak onlar görüp tanidiktan sonra keşfetmezmiyiz...
Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizligini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya bağlamıştım. İnsanlardan kaçışım, içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve manasız görünürdü. Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti dolmasından korkardım.
Bu kadar az emekle bu kadar büyük isler başarmaya kalkan insanlara belki içerlemek icap ederdi. Fakat onların hiç kimse tarafından anlaşılmamak ve gülünç olmak gibi bir cezayi da adeta marazi bir zevkle ve isteyerek kabul ettiklerini düsününce acımaktan başka yapılacak iş yoktu.