Ne yiyecegim, ne içeceğim ve dünyevi bedenim denen bu sefil yemek torbasının nereye koyacağım konusunda niye bu kadar kaygılanmam gerekiyordu? Göklerdeki babam uçuşan serçeleri gözettiği gibi beni de gözetmemiş miydi ve aciz kolunu parmağıyla gösterme lütfunda bulunmamış mıydı? Tanrı parmağına sinir ağzıma sokmuş ve orada sakince, aldırışsızca küçük bir fırtına koparmıştı. Uçlarından kalan parçalar, ince kökler vardı. Parmağından sonra, ki tanrının parmağıydı bu, bir delik kaldı orada, beynimde parmağın geçtiği yerlerde yaralar oluştu. Ama tanrı, parmağıyla dokunduktan sonra beni bıraktı ve bir daha el sürmedi, beni kötülüklerden korudu. Kendi halime bıraktı, kafamda bir dille dolaşmaya bıraktı. Sonsuzluğun efendisi olan, Tanrı’dan bana hiçbir kötülük gelmez.
Zararlı bir işe hizmet ediyorum ve aldattığım insanlar için aylık alıyorum. Namuslu değilim, ama ben tek başıma bir hiçim, kaçınılmaz olan sosyal kötülüğün küçük bir parçasıyım sadece. İlçedeki bütün memurlar da zararlı kişiler ve hepsi havadan para alıyorlar. Demek ki namuslu olmamamın suçlusu ben değilim, zaman. İki yüz yıl sonra da olsaydım bambaşka biri olabilirdim.