Zamanın birinde Şah Şüncâ-ı Kirmâni adında büyük bir evliya vardı. Bu büyük Allah dostunun bir kızı vardı. Kirman şehrinin ileri gelenleri bu kıza talip oldu, ama Şah Şüncâ-ı Kirmâni kızını hiçbirine vermedi. Üç gün mühlet istedi. Üç gün içinde mescidleri dolaştı. Nerede abidler, camide tâdil-i erkânla namaz kılanlar, Hak'tan korkanlar, nefsinin hevâsını görüp de çirkin sıfatlarını tamir eden dervişler varsa onları aradı.
Zamanın şahı, güzel bir genç gördü. Namazına hayran kaldı, kıyafetine, tâdil-i erkânına mest oldu. Namazı bitince vardı.
“Ey genç, evli misin, bekâr mısın?”
“Bekârım efendim.”
“Kur'ân-ı Kerim okuyan takva sahibi, güzel, emsali olmayan bir şah kızı alır mısın?”
“Bana kim şah kızı verir ki, alayım. Efendim, rüya mı gördün ki böyle söylüyorsun?” dedi. Şah Şüncâ-ı Kirmâni hazretleri,
“Allah için doğru söylüyorum” dedi. Bunu duyan genç,
“Öyleyse alırım. Allah böyle bir nimet verse alırım” dedi. O büyük Allah dostu kendini tanıtarak,
“Ben Şah-ı Kirmâni'yim, işte kızımı sana nikâhlıyorum” dedi. Genç,
“Benim bu 3 dirhemden başka param yok” dedi. Şah Şüncâ-ı Kirmani hazretleri,
“Ben veririm. Bu 3 gümüşün biriyle ekmek, biriyle katık, biriyle güzel koku al, git hazırlan” dedi. Böylece Şah Şücâ, kızını camideki bu, kuru ot misali yıkanmış dervişe nikâhladı. Kız gerdeğe girdi. Baktı ki dervişin evinde kuru bir ekmek duruyor. Dervişe,
“Bu nedir?” dedi. Genç,
“Senin nasibindir. Yarın sabah yemek için ayırdım ikimize, yeni gelin olduğun için” dedi. Şahın kızı,
“Allaha ısmarladık, aradığım ev sahibini bulamadım” deyip çıkmak üzere kapıya koşunca derviş,
“İşte, şahın kızı bir dervişle evlenirse sabah olmadan kaçar” dedi. Kız döndü ve,
“Sen zannediyor musun ki şahın kızı olduğum için kaçıyorum. Babam senin için 'takva sahibi derviş” dedi. Senin Allah'a