Açıkçası bu öyküleri okurken kendimi bir anda kamp ateşi başında, arkadaşlarıma korku hikâyeler anlatıyormuş gibi hissettim. Her biri gizemle örülü ama asıl çarpıcı olan şey, lanetli ruhların çizimlerinde ve ortaya çıktıkları anlarda yaşanan o ani dehşet hissi. Çizimler gerçekten inanılmaz, rahatsız edici derecede iyi ve akılda kalıcı.
En çok etkilendiğim hikâyeler kesinlikle “mezar” ve “sahil” hikayeleri oldu. Bu hikayelerin hem atmosferi hem de yarattığı huzursuzluk hissi diğerlerinden bir tık daha derine işliyor. Okurken sadece bir okur gibi kalmıyorsunuz sanki olayların içinde, ipuçlarını takip eden bir dedektif gibi hissediyorsunuz. Bu da hikâyeleri daha sürükleyici ve kişisel kılıyor.
Öykülerin akışı özellikle dikkat çekici. Sanki hiç bitmeyecek bir lanet döngüsünün içindesiniz, olaylar sona erse bile geride bıraktığı izler kolay kolay silinmiyor. Bu belirsizlik ve devam ediyormuş hissi, insanı sürekli tetikte tutuyor. Ve bu, anlatımın ne kadar etkileyici olduğunun en büyük göstergesi.
Kısacası, hem ürperten hem de etkileyen, okuduktan sonra zihinde uzun süre yankı bırakan bir deneyimdi.
Bu çizgi romanı okurken daha ilk bölümde gerçekten içine çekildim. Üniversite dönemimde yaşadığım psikolojik ağırlıkların birçoğunu ana karakterde görmek biraz sarsıcıydı. İlk başta bu durum sizi tedirgin edebilir, hatta “fazla mı gerçek?” diye düşündürebilir ama tam da bu yüzden etkileyici. Yazar daha ilk bölümden sizi en kırılgan yerinizden yakalıyor ve hikâyeye bağlıyor. Bunu da fazlasıyla başarıyor.
İlk bölümü okurken, özellikle sonlara doğru, garip ama tanıdık bir his oluştu bende. Hani bazen insan, kendisini gerçekten anlayacak birine ihtiyaç duyar ya… Sanki o an, o sayfaların içinde böyle bir “eşlik eden” vardı. Anlaşıldığımı hissettim. Bu da hikâyeyle aramdaki bağı çok daha güçlü hale getirdi.
İlerleyen bölümlerde ise duygular daha da yoğunlaşıyor. Öyle ki bazı sahnelerde gerçekten içinizin sıkıştığını hissediyorsunuz. Kalbinizin hızlandığı, bir an durup derin nefes alma ihtiyacı duyduğunuz anlar oluyor. Hatta okuduğunuz o anı kapattıktan sonra bile düşünmeye devam ediyorsunuz. Hikâye sadece anlatmıyor, yaşatıyor.
çizgi romadaki tempo, o acelecilik hissi bir noktadan sonra size de geçiyor. Farkında olmadan sayfaları hızla çevirirken buluyorsunuz kendinizi. Ama bu hızın içinde bile hiçbir şey kaybolmuyor. Aksine, çizimler o kadar güçlü ki her duyguyu net bir şekilde hissettiriyor. Sanki bir tiyatro sahnesindesiniz ve karakteri siz canlandırıyorsunuz. En azından ben okurken tam olarak böyle hissettim.
Bu arada yazar Scott McCloud’un Çizgi Romanı Anlamak kitabını da ayrıca tavsiye ederim. Çizgi roman sanatına bakış açınızı ciddi anlamda değiştirebilir.
:)
Kısacası, bu eser sadece okunmuyor; hissediliyor, yaşanıyor ve bir yerden sonra sizinle kalıyor. Şimdiden iyi okumalar.