Bütün gün elimden düşüremediğim bir kitaptı. Her bölüm ilgimi cezbedip bir sonraki bölümü de okuyayım bırakacağım dedirttti ama bitirene dek kopamadım ondan. Sanırım Tolstoy'un kitaplarından aldığım tadı verdiği için de bu kadar sevmiş olabilirim. Rusya'nın o çetin kışlarına, tipinin ortasında kızakla bi yerden bi yere ulaşma mücadelelerine aşinaysanız ne kastettiğimi anlarsınız.
Kitabın kahramanı üniversite öğrenimini yeni bitirmiş genç bir doktor. Başından sonuna bize karşılaştığı vakalar karşısında hissettiklerini aktarıyor. Düşünün 1917 yılı, elektriği dahi olmayan bir köyde, deneyimsiz bir doktor olarak karşısına ilk gelen vaka bacağını ampüte etmek zorunda kaldığı bir köylü. Deneyimsizliğin uyandırdığı o korku, endişe, gerilim hislerini o kadar güzel anlatıyor ki elleri titreyen, soğuk soğuk terleyip bayılacakmış gibi olan sanki sizmişsiniz gibi... Bu arada doktorlara ne kadar güvendiğimizi, zorlu vakalar karşısında hiç onların ne hissettiğini düşünmediğimizi farkettim. Sanki hep soğukkanlı, duygusuz, korkusuz, endişesiz birer makinaymış gibi. İçlerinde ne yaşadıklarını hiç bilmiyoruz. Gerçekten saygı duyulması gereken, çok çok zor bir meslek.
Bir de olayın cehalet boyutu var. Tıp, yüz yıl öncekinden daha iyi durumda ama cehalet için aynısı söz konusu değil. Cehalet hep beslenecek bir vücut; büyüyecek, gelişecek ve varlığını sürdürecek bir ortam buluyor. Zorlu bir doğumda gebenin doğum kanalından kesme şeker çıkartan ebe, bunu kocakarıların bebeği kandırmak için yaptıklarını söylüyor. Bu hayatımda duyduğum en aptalca şeylerden biriydi doğrusu. Çocuğu boğulmak üzereyken doktorun tedavi etmesine müsaade etmeyen aileler, ilaçlarını her gün içmek yerine bir gecede içip fayda bekleyenler, yakıyı vücuduna değil montunun üstüne yapıştırıp doktora hiç fayda görmedim