On yedimdeyken, insanların her açıdan özgür olduklarına inanmak istiyordum, ama Mondrian yaşadığı zamanın ve mekanın bir ürününden fazlası değildi. Yani hepimiz öyle olmalıydık.
Radyoda bir spiker Mozart'ı “yaşamayı olumlayan müzik” diye takdim etti. Gülümsedim, sordum, bu da neydi şimdi “yaşamayı olumlayan müzik” neydi? Dilerdim ki gene daha çok yaşantılarım olsun, geçtikten sonra onlardan bahsetmek isteyeyim veya bahsetmeden edemeyeyim. Fakat yıllardan beri, “tekrar” adını taşıyan o siyah komplekse dalmıştım ve ona dilsizlikle karşılık veriyordum.
Fakat dünya öyledir ki çoğu zaman kusur, erdemin bir koludur. En iyi eylemler, en kötü nedenler uğruna ve en kötü eylemler de en iyi nedenler uğruna gerçekleştirilir. Selefimiz papa Julius' un, kutsal kilisemizin kendisini güvenlikte duyumsayabileceği toprakları ele geçirmek için savaşa başvurduğu gibi.
Yazgım konusunda kendimi sorguya çekmek bahtsızlığına uğramıştım. şöyle soruyordum: “gerçekten de nedir söz konusu olan?” ve o an her şeyi kaybettiğimi düşünmüştüm. hiçbir şey söz konusu değildi! her isteyen hemen kahraman olamazdı; cesaret de yetenek de yeterli değildi; dokuz başlı yılanlar ve ejderhalar da olmalıydı.
Kendinizi yaratmak için yıllar harcadıktan sonra kontrolü elden bırakıp geçmişin hayaletlerinin-babanız,alışkanlıklarınız,tarih- geri dönmesine izin vermeyin.