Akşamüstü etrafa saçılmış kemiklere rastladı; kurtların işiydi. Karşısındaki artıklar henüz yarım saat önce capcanlı hoplayıp zıplayan, ince sesiyle ciyaklayan bir karibu yavrusuna aitti. Etleri iyice sıyrılıp temizlenmiş olsa da içlerindeki hücrelerde bulunan hayat henüz tamamen tükenmediğinden hâlâ pembe olan kemikler üzerine düşüncelere daldı. O gün sona ermeden kendisinin de bu hale gelme ihtimali vardı!
Hayat böyleydi işte! Ne kadar boş, ne kadar kısaydı...
Sadece hayattakilerin canı acırdı. Öldükten sonra acı duyulmazdı. Ölmek, uyumak demekti. Durmak, istirahat etmekti. O halde neden ölmeye razı olmuyordu?