“İtiraf ediyorum kitap okumak kadar eğlenceli bir şey yokmuş! İnsan kitap okumak dışında her şeyden çabucak sıkılıveriyor. Kendime ait bir evim olduğumda şöyle muazzam bir kütüphane edinmeyi başaramazsam kahrolurum.”
“Kızlarım, ümitsiz hastalıkların, mukadder felaketlerin son bir ilacı
vardır: Tahammül ve tevekkül. Elemlerde bir giz, şefkat var gibidir. Şikâyet
etmeyenlere, kendilerini güler yüzle karşılayanlara karşı daha az zalim
olurlar.”
Müjgân Abla, benim taban tabana zıddımdır. Ben, ne kadar çılgın ve
yaramazsam, o, o kadar ağırbaşlıdır. Fazla olarak da müstebittir. Her
istediğini yaptıran, diyebilirim ki yalnız odur. Bazen nasihatlerine biraz
somurtsam, arzularına karşı kafa tutsam bile neticede daima yelkenleri suya
indirmek lazım gelir. Niçin? Ne bileyim? İnsan, birini sevmek felaketine
uğradı mı, esir gibi bir şey oluyor
“Canlıları ölülerden ayıran çizgiyi hatırlatan bu çizginin bir adım ötesi bilinmezlik, acı ve ölümdür. Orada ne var? Kim var? Orada, boşluğun, ağacın, güneşin aydınlattığı çatının ardındaki ne? Kimse bilmez ama herkes bilmek ister; insan bu çizgiyi geçmeye korkar ama geçmek ister ve bilir ki er geç onu geçmek, orada, çizginin diğer tarafında ne olduğunu öğrenmek zorunda kalacak, orada ölümün öte tarafında, ne olduğunu kaçınılmaz olarak öğrenmek zorunda kalacağı gibi. Halbuki insan güçlü, sağlıklı, neşeli, öfkelidir ve çevresi de kendisi gibi sağlıklı, öfkeli, heyecanlı insanlarla sarılıdır.” Düşmanın görüş alanı içinde bulunan bir kişi böyle düşünüp böyle hissederse bu duygu o dakikalarda yaşananlardan edindiği keskin izlenime ayrı bir ışıltı, ayrı bir sevinç katar.
Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarımda babamın verdiği bir öğüt, o günden beri aklımdan hiç çıkmaz.
“Birisini eleştirmeye kalkıştığında,” dedi bana, “Şu dünyada her insanın senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma.”